Tartışma


Bu bölümde tartışma konuları açabilir, farklı bakış açıları ortaya konmasını sağlayabilir, yeni görüşler ile düşünce dağarcığımızı genişletecek yazılarınızı bizlerle paylaşabilirsiniz. Açmak istediğiniz tartışma konuları yönetici onayından sonra yayınlanacaktır.
Yedi sayısının din ve hayat üzerindeki anlamı nedir? Okunma: 1509   Yorum: 5
  etna


31.12.2007 00:16:00
 
İmza:savaşçı Konuya Cevap Yaz
04.01.2008 11:50:01
Gökyüzünün Tabakaları
Birbirleriyle uyumlu bir şekilde (tabakalar halinde) yedi göğü yaratmış olan odur. Merhametli olanın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevirip gezdir. Herhangi bir çarpıklık(çatlaklık) görüyor musun? 67 Mülk Suresi 3

“Gök” diye çevirdiğimiz Arapça’daki “sema” kelimesinin aynen Türkçe’deki “gök” kelimesi gibi tüm Dünya’nın üstünü tarif ettiğini daha önce söyledik. Nasıl Türkçe’de “gökteki bulutlar” tamlamasında göğü Dünya’nın yakın üstü olarak, “gökteki yıldızlar” tamlamasında ise göğü, Evren’in tümü olarak kullanıyorsak, aynı şey Arapça’daki “sema” kelimesi için de geçerlidir. Bu yüzden Kuran’ın göğün yedi kat olduğu açıklamasıyla, Evren’de yedi ayrı tabakanın, yedi ayrı boyutun veya yedi ayrı çekim alanının olduğu düşünülebilir. Fakat Dünya’nın Atmosfer’ini incelediğimiz zaman çıplak gözle sıradan bir yapıda olduğu zannedilebilecek olan Atmosfer’in, apayrı tabakalardan oluştuğunu farkediyoruz. Ayette “birbiriyle uyumlu bir şekilde” diye tercüme ettiğimiz tabaka kelimesi hem bu anlama, hem de “tabakalar halinde” anlamına gelmektedir. Nitekim bu kelime Türkçe’ye de geçmiştir ve “mutabık” kullanımıyla ilk anlamı, “tabaka” kullanımıyla ikinci anlamı ifade etmektedir. Ayetin ifadesiyle Atmosfer’imizin uyumlu, farklı tabakalardan oluştuğu gerçeği tamamen mütabıktır (uyumludur). Peygamberimiz dönemindeki bilim seviyesiyle ile bu gerçeğin bilinmesi imkansızdır. Atmosfer’in bu şekilde tarifinin rastgele bir şekilde söylenen bir ifadeyle uyum göstermesi de akla aykırıdır. Görüldüğü gibi Kuran’daki bu ayetin en azından bir işareti Atmosfer’deki tabakalardır. Ayrıca tüm Uzay’da da farklı tabakalar, farklı boyutlar olduğu da düşünülebilir.

Allah’ın ayrı ayrı tabakalar yaratması ve bu tabakaların birbiriyle uyumu, atomun mikro seviyesinden makro seviyesindeki Evren’imize kadar gözlemlenebilen bir olgudur. Atomu incelediğimizde de çekirdeğin etrafında elektronların oluşturduğu tabakalara, yörüngelere rastlarız. Atomun içindeki bu yörüngelerin maksimum yedi tane olabilmesi, yediden fazla yörüngeli atomun bulunmaması da ilginçtir.

Yedi sayısının diğer bir özelliğine de dikkat etmemiz gerekir. Arapça’da yedi sayısı aynı zamanda çokluğu ifade etmektedir. “yedi tabakalı gök” tabiriyle “yedi adet gök” anlaşılabileceği gibi “birçok gök” de anlaşılabilir. Arapça’daki bu özelliği tarih boyunca birçok araştırmacı belirtmiştir. Ayrıca Kuran’da Lokman Suresi 21. ayette “yedi deniz” tabiri geçmesi, Tevbe Suresi 80. ayette Peygamber’e hitaben “Onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları affetmeyecektir.” denmesi; yedi, yetmiş sayılarının Türkçe’deki yüz sayısı gibi çokluk ifade etmek için de kullanıldığı kanısını güçlendirmektedir. 7 rakamının benzer şekilde kullanımına eski Yunan’da ve Roma’da da rastlayabiliriz.

ATMOSFER’İN TABAKALARI VE HİZMETLERİ

Atmosfer’i incelediğimizde birbirinden ayrı tabakalar halinde katmanlarının olduğunu görüyoruz. Atmosfer’in bu katmanları Dünya’mızda hayatı olanaklı kılmaktadır. Bu tabakalardan herhangi birinin yokluğu Dünya’daki hayatı sekteye uğratacak ve canlılığın yok olmasına sebep olacaktır. Evren’in her yerinde kusursuz sanatını gösteren Allah, Atmosfer’de yarattığı tabakalarda da sanatını göstermekte ve buna ayetlerle dikkat çekmektedir. Her tabaka kendisine verilen görevi yerine getirmekte ve Atmosfer’in katmanları arasında paylaştırılan iş bölümüne uyumlu bir şekilde katılmaktadır. Atmosfer’deki cansız atomların bilinçli bir varlık gibi insana hizmet etmeleri, Allah’ın bizlere olan merhametinin bir sonucudur. Alıntıladığımız ayette Allah’ın merhametinin vurgulanması bu dediğimizi desteklemektedir.

Atmosfer’in Dünya’mıza en yakın katmanı Troposfer’dir(1). Bu tabakanın kalınlığı kutuplarda 6 km’ye kadar inmekte, ekvatorda 12 km’ye kadar çıkmaktadır. Hava olayları Troposfer’in 34 km’lik kısmında oluşur. Atmosfer’in gazlarının %75′i bu katmandadır. Troposfer’in üzerinde 50 km. kadar yüksekliğe uzanan Stratosfer (2) vardır. üçüncü olarak Ozonosfer (3), Ozon Tabakası olarak da anılır ve canlılar için öldürücü etki yapan mor ötesi ışınları tutar. Bunun üzerinde Mezosfer(4) vardır. Mezosfer’in üstünde Termosfer(5), Termosfer’in üzerinde yeryüzünden 500 km kadar yükseklikteki İyonosfer(6) vardır. Bu tabaka radyo dalgalarını yansıttığı için yeryüzündeki haberleşmeyi mümkün kılmaktadır. Atmosfer’in en üst katı ise Ekzosfer’dir(7) ve 10000 kilometreye kadar uzanır. Bu katmanda gaz oranı iyice azalmış ve iyonlara ayrılmış durumdadır. Görüldüğü gibi Atmosfer’i 7 tabakaya ayırıp incelememiz mümkündür. Fakat bazı araştırmacılar eğer bu tabakalardan bir kaçını birleştirip incelerlerse 7 sayısının değişmesi mümkündür. Fakat o zaman da ayetteki 7 sayısının çoğul ifadesi düşünülüp, ayetin mucizevi işaretinde bir değişiklik olmaz. 7 sayısının böylece iki türlü değerlendirilmesi, hem “7 katman” izahıyla mutabık olmaktadır, hem de itiraz olarak gelebilecek diğer sınıflandırmalara cevap vermektedir. Tek bir ayetin tek bir kelimesinde bile sayılamayacak kadar incelik olduğu Kuran’ı iyice araştırdıkça ortaya çıkmaktadır.

Her durumda Atmosfer’in ayrı ve uyumlu tabakalardan oluştuğunu söylemek son yüzyıllarda mümkün oldu. Kuran’ın indiği dönemlerdeki bilimsel seviye ile Atmosfer’in katmanlarının incelenmesi ve katmanların var olduğunun söylenmesi mümkün değildir. Fussilet suresi 12. ayette söylenen “… Her göğe kendi iş ve oluşunu vahyetti” ifadesi de katmanların incelenmesiyle anlaşılmakta ve her tabakanın ayrı bir görevle donatıldığı anlaşılmaktadır. Her tabakanın üzerine düşen görevi yerine getirmesi sayesinde Dünya’mızda yaşayabiliyoruz.

Diğer bir ilginç nokta da Kuran’da 7 gök tabirinin tam 7 kez geçmesidir. Bu geçişler 2 Bakara Suresi 29, 17 İsra Suresi 44, 23 Muminun Suresi 86, 41 Fussilet Suresi 12, 65 Talak Suresi 12, 67 Mülk Suresi 3, 71 Nuh Suresi 15. ayetlerde gerçekleşmektedir.

Kaynak:
http://allah.gen.tr/?p=196
İmza:Merabayın. Bu yoruma cevap yaz Konuya Cevap Yaz
04.01.2008 11:52:01
7- Yedi sayısı (septad) Pythagoras'çılar için çok önemlidir. Kutsal triad ile düzen oluşturucu tetrad'ın birleşiminden meydana geldiği için, tekamül yasasının sembolü olup, dörtgen üzerine kurulu üçgenlerden oluşan bir piramit ile ifade edilmektedir. Yedi notadan oluşan müzik ile ritm ve ahengi, yedi rengin birleşimi olan beyaz ile saflık ve temizliği simgeler.

Kaynak:
http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Pythagoras
İmza:Merabayın. Bu yoruma cevap yaz Konuya Cevap Yaz
04.01.2008 11:57:01
Bazı inanışlar.
Atların bulunduğu her ülkede at nalı uğurlu olarak kabul edilir. Bu nedenle, her çağda, her ülkede batıl inançların içinde en yaygın ve en güçlüsü olmuştur.

Demir yeryüzünde keşfedildiği zaman insanlar onun Tanrılar tarafından, büyücüler ve şeytana karşı gönderilmiş bir güç olduğuna inandılar. Ayrıca eski çağlarda 'U' şeklinin de özel bir anlamı vardı. Ay'ın hilal konumuna benzer şekliyle bolluğu, iyi talihi ve koruyucu gücü temsil ediyordu.

Bir nalın yedi tane demir çivi ile çakılması da, yedi sayısının uğurlu sayılmasından dolayı inanışı destekliyordu. Diğer taraftan cadıların uçmak için süpürge sapını tercih etmelerinin nedeninin atlardan korkmaları olduğuna inanılıyordu. Bu nedenle at nalı tarihte büyücülere karşı da kullanılmış, büyücü olduğundan şüphe edilen yaşlı kadınlar öldürülünce bir daha geri gelmemeleri için tabutlarının üzerlerine birer at nalı çakılmıştır.

Hıristiyanlıkla birlikte kilise birçok inançta olduğu gibi, at nalı ile ilgili kendi hikayesini yarattı. Bu hikaye onuncu yüzyılda geçiyor.

Canterbury Kilisesi'nin başpiskoposu St. Dunstan din adamı olmadan önce nalbantlık yaparmış. Bir gün şeytan kılık değiştirerek işyerine gelir ve at ayağı şeklindeki ayaklarına nal takmasını ister. St. Dunstan şeytanı hemen tanır ve ona "ayaklarına nal takabilmesi için onu duvara zincirlerle bağlaması gerektiğini" söyler.

Şeytanı çok sıkı bir şekilde duvara bağlayan nalbant nalın çivilerini o kadar acı ve ızdırap verecek şekilde çakar ki sonunda şeytan aman dilemek zorunda kalır. Nalbant şeytana bir daha Allah'a inanan hiçbir insanın evine girmeyeceğine dair söz verirse serbest bırakacağını söyler.

Şeytan "Peki, o insanları nasıl ayırt edeceğim" diye sorunca da nalbant bir süre düşünür, elindeki nalı havaya kaldırır ve "İşte işaret bu olacak" der, "bunu kapısının üstünde gördüğün hiçbir eve girmeyeceksin."

At nalı kapıya gelişigüzel asılmaz. Kapının tam üzerinde ve uçları yukarı bakacak şekilde olmalıdır ki iyi şans uçlarından aşağı süzülüp gitmesin. At nalını geceleri uykularında kabus görmemek için yatak odalarına asanlar da vardır. Zamanımızda ise at nallarının nazar boncuğu gibi elde taşınması revaçta.
Adetler ve İnanışlar Genel Giysiler Hayvanlar Dünyası İnsan Yiyecek ve İçecekler İletişim Anasayfa
İmza:Merabayın. Bu yoruma cevap yaz Konuya Cevap Yaz
04.01.2008 11:58:01
Suskunlar’ın Simge(me)sel Dünyası

Bize masal içinde masallar anlatan İhsan Oktay Anar’ın son romanı Suskunlar, İletişim yayınları arasında çıktı. Romanlarını, ele aldığı konuya ait geniş bir sözcük dağarcığıyla yazan Anar, son romanını da musiki etrafında kurar; tabii ki, musikiye ait oldukça geniş bir dağarcıkla. Bu konuda öylesine gayretkeştir ki, musikiye uzak biri için sözlükler de kâr etmez; tıpkı Amat’taki gemi ve denizcilik terimleri gibi.

“Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi.” Bu yaratılışın birinci günüdür ve Yegâh makamındadır; ikincisi Dügâh; üçüncüsü Segâh; dördüncüsü Çârgâh; beşincisi Pençgâh; altıncısı Şeşgâh ve Tanrı’nın yaratış sonrası dinlendiği yedinci gün ise Heftgâh’dır. Heftgâh makamının niseb-i şerife sayısı da yedidir. Yedi sayısı, Suskunlar’da çok önemli bir simgeye dönüşür ve roman yedi günlük yaratış evresine uygun olarak Yegâh makamıyla başlar; Konstantiniye’nin yedi musiki üstadı birer birer öldürülür. (Öldürülen bu yedi üstada ‘Yedi Suskunlar’ demekte de bence bir sakınca yoktur.) Romanın son bölümünde Yedikule Kahini’ne yedi arkadaşı bir ayna hediye ederler. Kahin rüyasında yedi şehrin (Kahire, Urfa, Basra, Hicâz, Trablus, Kazan, Bağdat) yedi kahinini (Bilâl, Heybet, Abbas, Mesût, Zeynel, Selâhattin, Munkasım) görür. Dünyanın ikinci hakikatini göreceği bu aynada, yaşanan yedi olayı müşahede eder ve roman böylece son bulur.

Elbette roman sadece ‘yedi’ simgesi üzerine kurulmamıştır. Zaman, mekan, kişiler, olaylar hepsi birer simgedir. Azazil, sonra Tağut olacaktır; Kabil, İsmail Dede, Alessandro Perevelli ya da Pereveli İskender Efendi yani çembalo üstadı cüce; herkesi kendine âşık eden Nevâ; Bâtın, Zâhir, Dâvut, Eflâtun, Kalın Musa, Veysel Bey, Bağdasar, Gülâbi, Meymenet, Âmin, Firavun ya da tersinden Nuvarif, Muhayyer Hüseyin Efendi ve daha niceleri aslında roman boyunca kişileri temsil eden özel isimler olmaktan ziyade birer simge olarak vardırlar. Örneğin Kabil, ismiyle müsemma bir şekilde romana cellad olarak girer; ama Kabil öldürüldüğünde onun katili artık Kabil olmuştur ve o da sonraları aynı şekilde öldürülecek yine katiller yeni Kabil’ler olarak devam edecektir. Ya da elleriyle bir felçliyi iyileştiren Zâhir. O da ‘oniki’ kişilik şâkirtiyle birlikte oturduğu iftar sofrasında kendisi için hazırlanan kavunu ve rakıyı şâkirtlerine üleştirir ve: “Alın! Bu kavunu yiyin! O benim etimdir! Rakıyı da için! O benim kanımdır!” der. Görüldüğü gibi bu atıflar açıkça Hz. İsa’nın ‘son yemek’ olarak bilinen Hıristiyan anlatısınadır. Zaten yemek sonrası ‘Yâkuta’ isimli bir santurî onu ispiyon eder. Zâhir başından ve ellerinden bir tomruğa bağlanarak işkenceler altında uzun bir yol yürümek zorunda kalır.

Simgeler sayesinde gizemli bir hâl alan romanda, iç içe anlatılan hikayeler de aslında yap-bozun parçacıklarıdır. Belki de bu nedenden dolayı roman sanki baştan sona doğru kurulmuştur. Aslında ilk sayfaları okuduğumuzda olay ya da olacak olanlar bize anlatılmıştır. Ama anlamlı bir bütüne ulaşabilmek için, anlatı boyunca serpiştirilen parçacıkları bulup yan yana getirmek zorundayızdır. Örneğin Cüce Efendi’nin niye musiki düşmanı bir adam olarak camide vaaz ettiğini anlamak için, romanın son bölümlerindeki parçaya ihtiyacımız vardır. Ya da romanın hemen başında ihtiyar bekçinin Yenikapı Mevlevîhânesi’nde karşılaştığı hayâletin ne/kim olduğunu öğrenebilmek için de sabırla, dikkatle, heyecanla cümlelerin peşinden gitmek zorundayızdır.

Okuduğumuzun kurgu olduğunu, zaten romanın da bu kurgu için yazıldığını bize ihsas ettirmesi postmodern edebiyatın önemli unsurlarındandır. Öyle ki, her şey sadece bu ‘kurgu’ içinde anlam kazanır; anlamı da sadece bu yapı içinde geçerlidir. Hayata, yaşanmışlıklara, tarihe, insana dair hiçbir atıf yoktur. Romanın dışındaki her şey sadece üzerinde anlaştığımız kodlar olarak değerlidir; yani romanla iletişim kurmamız için gerekli olan konvansiyondan başkaca bir değeri yoktur. Zaten postmodernlere göre hayat da bir kurgudan ibaret değil midir? Üstelik kurgunun gerçeğe, gerçeğin kurguya inkılâp edip durduğu bir gerçeklik çevrimi içinde değil miyiz? “hayatında öyle bir olay olur ki, buna inanasın gelir! Bir de bakarsın ki, bu masal gerçeğin ta kendisiymiş!” Böylesi bir gerçeklik anlayışı elbette insanın bağlandığı, tutunduğu, kendisini tanımladığı temel değerleri değersizleştirmektedir. Tarih, tarih olmaktan; inançlar, inanç olmaktan, görünen dünya, göründüğü gibi olmaktan çıkmakta ve sadece romanın kurgusu içinde bir anlam kazanmaktadır. Kaçınılmaz olarak olaylar, olgular, gerçeklik romancının dünyagörüşüne göre anlamlı bir bütüne kavuşmaktadır. Binlerce yıllık simgeler romancının elinde bambaşka bir simge-simgelenen ilişkisine dönüştürülmektedir. ‘Sultan Ahmed-i Sâni Han Efendimiz’in’ devrinde, mevlevîhâne ve camiler etrafında kurulan romanda (belki Eflâtun hariç tutulabilir) herkes bir şekilde günaha bulaşmaktadır; daha doğrusu günah içinde debelenmektedir. Olumlu bir tip neredeyse hiç anlatılmaz. Amat’ı da semitik dinlerin neredeyse ortak bir biçimde anlattığı yaratılış alegorisi etrafında kuran Anar; sökonusu romanında da kişileri kendi kurduğu simgelerle çizmişti: içkinin, afyonun; alaverenin, dalaverenin gırla gittiği bir anlatışla.

Simge esasen nesne merkezli bir göstergedir. Nesneyle simge arasındaki simgeleme ilişkisi açıktır, bilinebilirdir. Anar, simgeyle simgelenen arasındaki bu ilişkiyi kırarak romanında onları ‘inançları’ etrafında yeniden biçimlendirmekte ve böylece Müslümanların binlerce yıllık simgelerini tanınamaz, bilinemez; dahası kirletilmiş, günaha bulaştırılmış bir hâle sokarak ‘düşük’leştirmektedir. Zaten böylesi bir düşükleştirme gerçekleştirilmeden sözkonusu simgeleri postmodern romana taşımak olası değildir, akıl işi değildir. Zira sadece bir eğlence, haz ve dahi anlatmanın keyfi, anlatmanın eğlencesi olarak yazılan bu tür romanlarda zaman, mekan, kişiler, olay ve olgular da bu hizmete binaen vardırlar. ‘Kendi’leri olarak var olmaları, romana bir ‘büyük anlatı’ olarak hakikati, gerçeği dayatma riskini taşırlar. Oysa postmodern romancı bir hakikati, gerçeği, doğruyu, iyiyi göstermek, anlatmak derdinde değildir. Zaten genellikle tarihe ve polisiyeye sığınmaları da bu nedenledir. Güncel olandan kaçmanın başkaca yolu yoktur. Tarihin güvenli uzamı (ki tarihi de ‘retro bir senaryo olarak’ inşa ederek) romancıya keyfî bir artalan her zaman sunar. Böylece bir şeyi seçmek; yanında ya da karşısında olmak zorunda kalmaz.

“Kur’ân-ı Kerîm’i koruyan Allah, Tevrat’ı ve İncil’i niye koruyamamış da kâfirler bu kitapları tahrif edebilmişler?” diye satıraralarına ‘zekice’ sorular yerleştiren Anar; ayet, hadis alıntılamakta; kelâmi konulara atıflar yapmakta ve birçok İslam âlimini isimleriyle romanına taşımakta da herhangi bir beis görmez. Çünkü onun için her şey sadece romanda kullanılan birer ‘malzeme’den ibarettir. Ayrıca postmodern romanın ‘ansiklopedist’ yanıyla da uyum içindedir.

Herkesin bir sesin, bir nefesin, bir nağmenin yani Hayat Nefesi’nin peşinde koştuğu böylece belki de ölümsüz olacağına inandığı (Tağut tarafından inandırıldığı) romanda; ‘Eflâtun, yegah perdesinde karar eder ve Yaradan’la, yegahta yekvücut olur. İbrahim Dede de Ene’l Hakk demeye ihtiyaç duymayan Eflâtun karşısında secde eder’ ve böylece bir vuslat yaşanır. Bir başka vuslat da; Dâvut, Araban eseri çaldığında yaşanır: Herkesin âşık olduğu Nevâ kapının önüne çıkar; ikisi birlikte göklere doğru bir ışık olarak yükselen Âsım’ı görürler. Nevâ’nın ses, sedâ anlamını düşünürsek peşinde koşulan ‘sesi’ daha rahat anlamış oluruz. Bir de romanın başındaki Mevlânâ’dan yapılan alıntı bizim için çemberi tamamlar ve roman kendi üzerine kapanır: “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür.”

Artık Yedikule Kâhini’nin gören tek gözüne de ihtiyacı kalmamıştır: “Hakikati gören gözün başka hiçbir şey görmesine gerek yoktu. Yedikule Kâhini’nin yegâne gözüne de bu şekilde perde indi. Ama kör olmasına rağmen hiçbir şey görmüyor değildi. Gözlerinin ona gösterdiği yegâne şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı. Tıpkı sessizliği dinleyen Eflâtun gibi, kâhin de sustu. Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu.”

Yeni Şafak Kitap eki, sayı 24, 05.12.2007.
İmza:Merabayın. Bu yoruma cevap yaz Konuya Cevap Yaz
04.01.2008 12:00:01
MASONLUK VE EZOTERİZM de 7 rakamı.

Yedi sayısının Masonlukta özel bir önemi vardır. Pisagor ekolünde olduğu gibi, Masonlukta da, yedi kollu şamdanla sembolize edilen bu sayı, yedi gezegeni veya evrenin yedi temel unsurunu remzetmektedir.

Yedi gezegenin herbirine Masonluk simgesel birer anlam yüklemiştir. Gezegenlerin herbiri, Tanrısal inancın, umudun, şefkatin, iradenin, ihtiyatın, namusun ve adaletin sembolüdür. Ayrıca, 7 sayısının, yedi doğal renk ve yedi nota ile, ilahi iradenin de ifadesi olduğu belirtilmektedir.

http://www.historicalsense.com/Archive/CG/CG_12.htm
İmza:Merabayın. Bu yoruma cevap yaz Konuya Cevap Yaz
 

Künye | Hakkımızda | Kurallarımız | Reklam | Yardım | İstatistikler | İletişim 

Edebik.Com da yeralan bilgilerin her hakkı,aksi belirtilmediği sürece edebik.com a aittir. Edebik.Com bir kültür-düşün sitesidir. Kuruluş amacı kültürel alış-veriştir. Kâr amacı gütmemektedir. Sitemizde yeralan tüm bilgi, içerik yalnızca kültürel alış-veriş amacıyla yayınlanmaktadır. Sitemizde bilgi niteliğindeki her türlü içerik kaynak gösterilmek kaydı ile izne gerek duyulmadan yayınlanabilir.