Dipsiz Kuyu


Hoş geldiniz. Diğer forum alanlarımıza göre bu forum alanı daha ciddi tartışmalar, sohbetler için düzenlenmiştir. Her türlü konuda ciddi fikir alışverişinin ve tartışmanın yapılabilecegi bir forum alanıdır. Yazılarınızın küfür ve hakaret içermemesi, ahlak kurallarına aykırı olmaması rica edilir.
ÖTENAZİ Okunma: 115   Yorum: 0
  tandoğan


ÖTENAZİ /
ÖLME TÜRESİ
ÜZERİNE BİR DENEME







Rastlantısallığımızın kabuğunda gizlenmelerden gün gelip de erinçsizlik duygumuzda, kuşkulamalar-sorgulamalar içerisinde usumuzca eleştirel bir tutumu benimsediğimiz sürecin ilk an’ıdır;kabuğumuzdan sıyrılmaları evetleyerek yaşama istenci. Verilmiş olanla yetinmeyi hiçlemek-dışlamak;eşdeyişle, “var olmak” olgusunu devingen bir başkaldırıyla -karşı koyuşla- tepkisel tutumla irdelemektir. Bunun bir başka adı da “kuşku”dur. (Kökenbilimsel / etimolojik bağlamda “kuşku”, Avrupa dillerine köken olarak Hint-Avrupa dil öbeğinin “dayanak-destek” sözcüğünden katılmış olup, -skep/ skebh=dayanak; Sanskritçe’de “skabhnati/skambhah=destek/direk” eski Yunanca’da “skeptomai/skimpto=dayanmak-desteklemek”, “baston=skeptron” -özce; “skeptesthai” deyimi eski Yunanca’da “dayanak arama/inceleme/araştırma” anlamıyla, bulduklarına güvenemediğinden ötürü inceleyen/araştıran;” eşdeyişle, “kuşkulanan, kuşku duyduğundan ötürü irdeleyen”i dile getirmektir.)
“Varoluş”, “var olma”yı algılamakla olur. Bu ise, ussallığa gereksinim duyar, düşün yetisinin/olgusunun kendisini içerir. (Rene Descartes’ın -1596/ La Haye, Touraine-1650/Stockholm- “cogito ergo sum=düşünüyorum, öyleyse varım diye vurguladığı kuşkuculuk yöntemi, tüm bilgilerden, bize verilmiş olanlardan, rastlantısallığımızdan/rastlantısallıklarımızdan öte, eleştirel/sorgular bir yaşam biçimi/ biçemiyle ilintilidir.) “Kuşkulanmaktan kuşkulanmamak” düşününün dışında, her şeyden kuşkulanarak yaşamak, bir anlamda John Locke’un -1623/ Oates, Essex-170/Wrigton, Somersetahire- “boş levha=tabula rasa” düşününe koşut, önsel/a priori =deneyden çıkmayan, bağımsız, verilmiş -alınmış değil- ; doğuştan, çabasız, istençsiz us-erksiz, bilinçli-eylemsiz benzeri kavramların ötesinde gerçekleşen bir yaşamı vurgulamaktadır. Kuşku duyarak yaşamak, eleştirel/sorgular, araştıral; inceler, dener, irdeler yaşamaktır ki, düşünselliğe dayanmış, algısallığı destekler, bilinçli –duygu, düşün, sezi; kanı, istenç, ıra benzeri anlıksal süreçlerin tümü- “var oluştur”. (“Varlık” ve “varoluş” terimlerini birbirleriyle karıştırmamak gerekir. “Varlık”, tümel olansa; “varoluş”, bireysel, kişisel olandır. –“Varlık” Yunanca = “to on” ve “einai/ontos”, “ontoloji=varlıkbilim”; “varoluş” ise, Latince =”existen-tia” deyimiyle dilegetirilir-) “Var olma”, bir yerde bulundurulma, konuşlandırılma, bırakılma anlamıyla, bilinç-dışılığı içermektedir. Kişiye iye hiçbir şey, istenç-içi bir edim, ussal devinim yoktur” var olma”da. (Tanrıbilimsel=teolojik bir söylemi irdelemeyeceğiz burada.) “Var olma”, emek-dışı, kişisel erk/güç-dışı bir sunudur ki kişiye dayalı, kişinin kendiyle ilgili edinmişliğiyle ilintili değil, “doğuştan”dır. (Bu bağlamda, “var olduğum için düşünüyorum” sözünü etmek, özdeksel bir içerik taşır ki, bu da, “var olma”yı öne alıp vurgulamak anlamına gelir. Oysa, “varım, çünkü düşünüyorum =sum quia cogito” dendikte, düşünün öne geçmesi söz konusudur. Kuşkulanıyorum/şüphe ediyorum-eleştiriyorum / sorguluyorum -, öyleyse varım =dubito, cogito;ergo sum ’’ demek de olası ki; burada öne alınan düşün “kuşkulanıyorum’’dur ve hiçbir rastlantısallığı içermez: Düşünü/usu imler.) Oysa, salt/bir başına "şey"dir. "Varoluş"tur "var olma"yı kişileştiren, yaşama geçiren, özsel/tinsel bir indirgemeye dönüştüren. (Burada "tin", öznenin/kişinin düşünsel/ ussal -us=ratio:düşün yetisi- yanını dillemektedir; psişik/ruhsal yanını değil.)
"Varlık"ın, "varoluş"tan –zamanlama bağlamında- önce gelmesi, kişinin "kendini seçmemesi", oluşumunda söz iyesi olmaması ilkelliğidir insanın. Kendini, özünü, tinsel yanını var kılması; düşünü, doğasını, doğayı ve toplumu çatışkılı, karşıtlı bir devingenlikle aşmanın sürecini yeniler ve geliştirir/ değiştirir bir anlakla gerçeklemektir “varoluş”. Bu bir “eytişimsel/ eleştirel varoluş” tur. İçinde, devinim, sorgulama sürekli gezinir. ( Eşdeyişle, doğa-düşünürü Herakleitos - İÖ 540 – 480 /Ephesos = Efes-΄un “panta rhei = her şey akar’’ sözünün anlattığı bu “devinim”. O’na göre “ilk özdek=arkhe”, “Ateş” tir. Evren , tükenmez, dirimli bir yanma sürecidir. Kalıcı şeylerin varmış sanısına kapılmamızın nedeni, değişmenin belli bir düzene, ölçüye ve yasaya göre olmasıdır ki , bu yasa, evrene egemen olan düzen ve “us” tur; özce, “logos” tur. Evrende hem yanıp süren bir devinim, hem de karşıtların savaşı vardır. “Savaş her şeyin babasıdır.” Özdekler, dönümlü/ periyodik ilerleyen bir yanma sürecinin evreleridir. Savaş olmasaydı, evrende özdekler de olmazdı. ) Tensel/ bedensel “var olma”, tinsel “varoluş”la insanı var kılar. Rastlantısallık, bu oluşumun öncesinde gerçekleşmektedir. (İnsanoğlunun-kızının birlikteliğinin; eşdeyişle, gametin - erkek ya da dişi üreme gözesinin-, döl yolundan gidip oğulcuğu oluşturması sırasında, kalıtımsal/soyaçekimsel öğeleri içermek koşuluyla dölüt konumuna ulaşması, yeni bir insanoğlunu-kızını oluşturur ki, işte bu, "var olma"dır: “Tensel/ bedensel var olma".)
Doğumumuzun bilinç-dışılığını algılamaksızın soluklanırız/yaşamaya başlarız kendimizce -ya da sonradan anladığımızca- sıfır iminden de, bunun da sıfırlığını benimsemeksizin bir öncesini eşelemeye/deşelemeye yöneliriz; usumuzdaki soru imlerinin bizi erinçli kılmamasından ötürü. "Boş levha = tabula rasa", doğuştan kavramların, önsel bilgilerin olmadığını; insanın yaşadıkça dıştan gelen duyu izlenimleriyle, algılamalarla bilgi iyeliğine ulaşabileceğini savunan İngiliz düşünürü John Locke'un ileri sürdüğü imge konumunda dünyaya geldiğimiz üstüne irdeler bir yaklaşım, tavır, tutum izlememiz, ancak, anlaksal bir istenç varlığı olduğumuzda söz açılabilecek bir olgudur. Oysa, kimi bilim irdelemelerinin/ araştırmalarının -özellikle davranışbilimin- tavrı, bu bağlamda onaylamaları hiçler bir görünüme bürünmekte, bilinç-altı anlatımlarının önemini/ gerçeğini, vurgulamak koşuluyla, doğum-öncesi bir yaşamın, döl-yatağına düşen dölütün ilk devinimleriyle başladığını savunmaktadır ki, tinsel yaşamın/ biçemin abecesidir burası.
Söz konusu edilmesi gerekli konuş, olgu, "varoluş"tur. Yapabileceğimiz, emeksel ürünlerimizdir bizi "kişi" kılan. Algılamalarımız, kavram kurmalarımız; soyutlamalarımız, genelleştirmelerimiz, birleştirmelerimiz; sonuçlandırmalarımız, eleştirmelerimiz, çözümlemelerimiz ve yargılamalarımızdır bizi anlaksallıkla "varoluş"turan. Duyuma karşıt "kavramsal bilgi yetimiz", içgüdüye karşıt "istençli düşün yetimiz" söz konusudur. Tüm bu özelliklerle yaşama eleştirel bakarız; hem doğayı hem doğamızı irdeler/betimleriz, bunu da devingen bir eytişimle gerçekleriz. (“Varoluş”umuzun öncesi ve sonrası "idealizm/ülkücülük” ve "materyalizm/özdekçilik" olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Ayrıca, "Tanrıbilimsel/ teolojik" irdelemeler de yapılmıştır.)
İnsanın, kendi yasasını kendi koyan/özerk; kendini iye kılan, öbür türlerden başka olan/özge; türünle ilgili/özgül; gücünü kendinden sağlayan/özgünç; kendine özgü nitelikleri içeren/özgün; kendi düşün-duygu birlikteliğine dayanan/öznel ve her türlü dış etkiden bağımsız, engelsiz, dayatmasız; kendi istencine, düşlerine, yetilerine; beğenilerine, eğilimlerine göre, doğanın ve doğasının –ve de toplumun- nesnel yasalarına egemen/özgür olabildiği “varoluş”u denli, “yokoluş”u da “kendi için-kendince” olabilmelidir. Bu bağlamda da “yokoluş”u tinsel/tensel birlikteliğinde algılayıp, Tanrıbilimsel/teolojik bir söyleme girmeyeceğiz.)
Dirimsizleşme/ölüm, dirimli varlıklardaki yaşamsallığın bir daha yinelenmemek üzere tam ve kesin olarak sona ermesi diye tanımlandığında, bir sürenin/yaşamın bitimini imlemektedir. "YokoIuş" dendikte, "varoluş" benzeri bir devingenlikten söz açmak olasıdır. Dirimsizleşme/ölüm, bir süreyi imliyorsa, “yokoluş” da bir süreci; belli bir sona doğru özgüçsel ve ereksel bir gidişi imlemektedir. Özgür istemli/istençli bir “yokoluş”; cana-kıyma, kendini öldürme/intihar olgusu, öznel bir karardır. (Törebilimsel/etiksel/ahlaksal -dilimizde kişisel ahlak "aktörel”, toplumsal ahlak "töre" terimleriyle karşılanmıştır- bağlamda “yokoluş”un, “iyi-kötü”, “doğru-yanlış” diye, ya da “erdemli-erdemsiz” nitelemesiyle sorgulanmasını irdelemeyeceğiz .)
İmdi, "varoluş"un bir terimden öte bir olgu olmasının irdeler anlatımını vurgulamaktaki ereğin, "yokoluş"un önemsenmesiyle doğrudan ilintisi sözko- nusudur. "Yokoluş"u, kişinin toplumsal ya da davranışsal/psişik nedenlerin etkisi altında istençli -ya da istençsiz/istenç-dışı- bir konumda yaşamına son vermesi –intihar= kendini öldürme- olarak değil, sayrılık konumundan öte, “iyileşmezlik” –kuşku ve duraksamaya yer vermeksizin kesinlikle iyileşme olasılığının bulunmaması/kalmaması- olgusunun sonucu bağlamında algılayacağız burada. İnsanın, yaşamını kendi başına/kendince sürdüremeyecek ölçüde tensel/bedensel -özdeksel yapısına ilişkin- (salt belirleyici olmamakla birlikte, içinde izlediği tinselliği de yadsıyamayız) esenliğinden öte bir görünüm içerisinde bulunmasından ötürü “acı vermeyen” bir yöntemle “yokoluş”unun adıdır “ötenazi”. (“ Kolay yokoluş” “kolay ölüm”, “yokoluş töresi”, “iyi ölüm”, “ölme türesi” benzeri olgularla da karşılık bulmaktadır.)
Sağaltım olasılığının kalmadığı, eşdeyişle, bir sayrı için sayrılığını yenecek etkenlerin ve yöntemlerin tümünün tükendiği, bir çıkmaza gömüldüğü; sağaltımcılığın/hekimliğin "işlem, önlem, em" benzeri her tür sağaltıcı olguyu işlevsel kılamaz konuma geldiği bir ilişkiler örgüsünün sonudur "ötenazi".
Geleneksel ilkçağ düşününde (Antikçağ Yunan Felsefesinde) "euthanasia/ kolay yokoluş-kolay ölüm” söylemine denk gelmekteyiz. Geleneksel olarak “sağaltımbilimin/tıbbın/hekimliğin babası” sayılan Hipokrates/Hipokrat (i.ö. 460/377), ünlü "Hipokrat Antı” nda; “ her türlü bile bile yapılan ve yok edici olan kötülüklerden... uzak kalacağım” demekle, yok etmenin kötü bağlamı imlemiştir. İstenilen, beğenilen bir niteliğin karşıtı olarak kötü ; yararsızı, gereksizi vurgulamaktadır. Oysa, “ötenazi”deki yok edici tavır, “varoluş”un bittiği yerde başlayan bir zorunlu “yokoluş” istemidir -kimi zaman istencidir.- “Acı”yı -tensel-tinsel- içerir bir "varoluş"tan değil, "var olma"dan -bu bile kuşku götürür- söz etmek, kapsamında "kötü"yü işlevsel kılmayı karşılar. "Var olma"nın istençdışı sürdürülmesi, "inme" (=apopleksi: özce, insan teninin/bedeninin/vücudunun belli bir bölgesinin devim yetisini yitirmesi, eşdeyişle, beyin damarlarındaki türlü bozuklukların beynin belli bir bölgesinde ortaya çıkan dokusal bozuklukların ve/veya doku ölümünün/infark'ın neden olduğu beyinsel kökenli sinir dizgesi bozukluklarının oluşması) ve "koma" (dış uyarılara karşı tepkilerin aşırı derecede azalması ve kendiliğinden gelişen sinirsel etkinliklerin yok olmasıyla beliren tam bilinç yitiminin, eşdeyişle, kimi sayrılıklar sırasında görülen anlama, duyma ve devinmenin az-çok ya da tümünün yitimiyle beliren "derin dalgınlık" konumunun olması) olgularıyla bir başka düşün tabanına oturmaktadır. "İnme"nin en üst/uç iminde, tensel/bedensel, "koma"nın konumunda ise, tinsel/düşünsel bir "yokoluş" saptanmakta; bir "istenç-dışı"lık sergilenmektedir. Boyundan aşağısını tümden kapsayan bir "inme"de tensel/bedensel hiçbir devinim görülmeyip, salt düşünsel/ ussal -bunun da esenliği kuşku götürür- ve tikel/bölümsel beyinsellik izlenmektedir. Kimi enzimlerin -bir tepkimeye neden olan, onu hızlandıran eriyebilir örgensel özdeklerin etkileşime girdikleri göze/hücre öğelerinin küçük yapı taşlarını parçalayarak, gözenin "yok olma"sına/ölmesine (=otoliz); iskemi/ kanlanma eksikliği, dolaşım yetmezliği nedeniyle herhangi bir dokuda tenin/ bedenin ya da örgenbilimsel/patalojik "yok olma/ölüm (=nekroz) olgusunu oluşturmasına tanık olunmakta; tenin/bedenin -ortalama- beş yılda tamamlanan bir çürümeyle/ kokuşmayla da iskelet konumuna dönmesi sonucuna varılmaktadır. "Derin dalgınlık"ta/"koma"da, sayrıdan hiçbir tepke/yansı/yanıt alınamayıp, derinlik/ağırlık yoğunlaştıkça özerk sinir dizgesi/otonom-bitkisel- sinir sisteminin batkıya sürüklendiği izlenmekte, son im olarak "beynin ölümü/ yok olması" diye nitelenen "bitkisel yaşam"a girilmektedir. "Koma" konumunu, "bitkisel yaşam"la özdeş kılmak olası değildir: Çünkü, bitkisel düzeyin altında bir dirimlilik belirtisidir bu: Bitkiler düzgülü koşullarla yaşamlarını sürdürebilmekte, hiç değilse kendi kendilerine yetmektedirler. "Kendi olmamak", "var olmamak", "yokoluş", salt "bitkisel yaşam"ı sürdüren "koma" konumlu değil, boyundan aşağısının tüm devingenliği duran "inme" konumlu sayrı için de geçerlidir ki, biricik "insansal özsaygıya yaraşır" yol/yöntem "ötanazi"dir.
Bu bağlamda "Hipokrat Antı"ndaki sözleri "ötenazi" kavramını, "iyi yokoluş", "ölme türesi", "kolay ölüm" diye algıladığımızda, zorunlu bir "yokediş/ yokoluş" düşünüyle, "iyilik" söylemine yakıştırmamız gerekmektedir. Hipokrat, bu düşünü doğrularcasına, "emlerin iyi edemediğini demir, demirin iyi edemediğini ateş iyi eder; ateşin iyi edemediği ise, iyi edilmez bilinmelidir" özdeyişiyle sanki "ötenazi"den söz etmekte; "iyilik", "türe", "tüze" ile "özsaygı" benzeri kavramların "yokoluş özgürlüğü" adına da antlaşarak bayraklaşması, tarihin derinliklerinden buluncumuza/törel-bilincimize bir soluk vermektedir.
Bir özge Geleneksel İlkçağ Düşünürü olan Platon/Eflatun (İÖ 427-348/ Atina), "Devlet"in üçüncü kitabında, baş sözcüsü, öğretmeni Sokrates (İÖ 468- 400/Atina)'in; şu sözleriyle bir anlamda "ötanazi"yi dillemektedir: "İşte Asklepios (=Paieon=Paian, söylencebilimde Yunan dünyasında sağaltımcı/hekim-tanrı/ sağaltımcılık tanrısı; elinde yılanla bir değnek/asa -günümüz sağaltıcılığının simgesi- ile betimlenir. Anadolulu düşünür-ozan Homeros -İÖ .850 sularında yaşamış/İyonya-İzmir-, İÖ dokuzuncu yüzyıl sularında oluşturduğu İlyada -yurtları Anadolu'da bulunan Troyalılarla, Yunanistan'dan gelen Akhalar topluluğunun savaşını anlatan; yirmi dört bölümden, on altı bini aşkın dizeden oluşan destan- adlı eserinde tanrıları insanlaştırmış -anthropomorphism/ insanbiçimcilik- , yeraltı ülkesinin tanrısı Hades ile savaş tanrısı Ares'i sağıltan "Tanrıların Sağıltımcısı" Asklepios'a da anlatılarında yer vermiştir) bu gerçeği biliyordu. Onun için de sağaltımcılığı, yalnız bedenleri doğuştan sağlam olup da, geçici bir sayrılığa tutulmuş insanlar için kullandı. Bu sayrıları emle, bıçakla iyi ederken, onları gündelik işlerinden, yaşayışlarından ayırmıyordu. İçini sayrılık sarmış olan tenleri, kan alma, kusturma, içini temizleme benzeri yollarla iyi edeceğim diye, kötü bir yaşamı uzatmaya uğraşmadı. Böylelerinin kendilerine benzeyen çocuklar yapmalarını doğru bulmazdı. Doğanın verdiği yaşamı sürdürmeye gücü yetmeyen insanı iyileştirmenin, ne o insana, ne de topluma yarar getirmeyeceğine inanıyordu"... "Ama, yaradılıştan/doğuştan sayrı ve kötü yaşamış bir insanın yaşamının uzatılmasında hiçbir yarar görmüyor; bu tür insanların, Kral Midas (i.ö.700 sularında yaşamış Frigya Kralı)'tan varsıl olsalar bile, sağaltımcılığın bunlarla uğraşması gerekmez, diyordu."
Törebilim (=etik, ethik, ahlak felsefesi, moral), "töre" denilen "fenomen/olgu" (=duyularla algılanan bilimsel olgular) üzerine düşünme, belli uzam ve zamana ilişkin davranışları irdeleme, gelenek-göreneklere dayalı yaşam biçimlerini ve eylemleri betimleme; iyi, kötü, yarar, ödev, mut benzeri kavramları kendine konu kılıp incelemedir. Günümüz toplumlarından ilkel toplumlara dek çeşitli törel anlayışlar/anlatılar oluşmuş, her biri kendi koydukları doğruyu saltık olarak savunmuşlar; "yüksek yaşam"a, buyruklarına uymakla ulaşılacağını dillemişler, eylemi oluşturan düşünün niteliği ya da eylemin sonucuna göre "törel değerlik" olgusunu sorgulamışlar; hepsinden öte, içinde yaşadıkları ekin, çevre koşulları, çağ bağlamında "iyi" kavramını açıklamaya/uygulamaya çalışmışlardır. Töre öğretilerini oluşturan da, “iyi”nin haz, doğruluk, mut; ödev, sevgi benzeri kavramlarını edinen özgür törel anlayışlardır. Törel ilkeler (etik yasalar), toplumsallaşmanın doğal (!) sonucu olup, bir ortalama değerler kanısıdır ve görelidir. Yeni varlıkbilim/ ontoloji'nin -ya da "eleştirel varlıkbilim"in- kurucusu Nikolai Hartmann (1882 Riga/ 1950 Göttingen)'a göre, değerlerinden uzaklaşmış bir yeryuvarda yaşamayı kimse göze alamaz; göreli bir değerler dizgesi ise, bizi başıboşluğa, kargaşaya, erksizliğe götürür. Değerler dizgesinin oluşturucularını (yasa koyucularını) yansız kişiler olarak nitelesek de, buyrukçu bir tavır doğrultusunda törel ilkeleri/yasaları uygulamalarındaki koşulu yadsıyamaz. Oysa, buyruk; zorunluk/zorlayıcılık olgusunu da yanında getirir: Bu da, özgürlüğe aykırıdır. "Özgürlük" ise, salt bir "ben" konumunu aldığından, toplumsal törellikle çatışır. Bu çatışkının oluşmasını da, "sorumluluk" sağlar. İnsanın doğasına/ doğallığına, özgür istencine koşut giden sorumluluklarına; türel, aktörel ve tüzel kazanımlarına uygun düşen bir “törellikten” söz etmek olasıdır. Böylelikle, kişi için "iyi" olanda son söz, yine kişiye iye kılınacak; "varoluş"u/"yokoluş"u, bir "aktörel özgür istenç" konumunda kişinin kendisine kalacaktır. Sözünü eylemine dönüştüren kişinin vardığı son im, "son erek/final" ise "mut" olacaktır.
İnsanın/kişinin "varoluş"unu belirlemesi denli, "yokoluş"unu da belirlemeye türesi/hakkı olmalıdır. Bir de konumu, sağaltım yöntemlerinin tükendiği bir "yoğun sayrılık"sa , “törellik" adına uygulanması gereken zorunlu "ödev", kişinin "mut istencini" sağlayarak, özsaygısını yitirmeyerek, tükenişinin insanlık-dışı tanıklığını yaptırmayacak yol/yöntem olan "ötenazi"dir.
16.12.2006 16:44:00
 
İmza:Felsefeci Konuya Cevap Yaz
 

Künye | Hakkımızda | Kurallarımız | Reklam | Yardım | İstatistikler | İletişim 

Edebik.Com da yeralan bilgilerin her hakkı,aksi belirtilmediği sürece edebik.com a aittir. Edebik.Com bir kültür-düşün sitesidir. Kuruluş amacı kültürel alış-veriştir. Kâr amacı gütmemektedir. Sitemizde yeralan tüm bilgi, içerik yalnızca kültürel alış-veriş amacıyla yayınlanmaktadır. Sitemizde bilgi niteliğindeki her türlü içerik kaynak gösterilmek kaydı ile izne gerek duyulmadan yayınlanabilir.