Söylev Salonu
Bir konuda aklınıza takılan birşey mi var?
Tartışmak o konuda söylevde mi bulunmak istiyorsunuz?
O halde sizi salona davet ediyoruz.
İyi söylevler.
Bu forumda bir günde 1 adet konu açabilirsiniz. Forumda açılmış konulara sınırsız adet cevap yazabilirsiniz. Açılan konular (en az) 2250 karakter uzunluğunda ve cevaplar da (en az) sınırsız karakter uzunluğunda olabilir.
Bir Ülkeyi Yok Etmek İsterseniz, Önce Dilini Bitirirsiniz!
“Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.
Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti,
dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Mustafa Kemal Atatürk
Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözlerle özetlediği milli hazinemiz Türk dili, şimdilerde yabancı sözcüklerin kurşunlarıyla delinen ak bir gömleğe benziyor. Derinliğini hızla yitiren, yabancı lisanların boyunduruğuna itilen bu yüce dil, adeta sömürülüyor, içi boşaltılıyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan sömürgecilik, yabancı dilde eğitim, Batı’dan geri kalmışlık duygusu ve Batı hayranlığı, ısıtılıp ısıtılıp sunulan bir yemek gibi şimdilerde genç Türkiye Cumhuriyeti’ni içten içe esir alıyor. Hızla ilerleyen bir kanser lekesi gibi toplumun katmanlarını sarıyor.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonraki ilk icraatlardan biri olan kolejlerin ve yabancı dilde eğitim veren kurumların kapatılması, Türkçeyi eğitim dilinde hâkim kılmıştı ve siyasi bağımsızlıkla birlikte, eğitim de bağımsızlaşmıştı. Fakat 1950’li yıllardan sonra, bu okullar ve kurumlar yeniden açılmaya başlandı. Zira “misyoner okulu” anlamına gelen kolejler, sömürgeciliğin en büyük silahlarından biriydi! Dünyada bağımsız hiçbir ülke, yabancı dilde eğitim yapmıyordu. Yabancı dilde eğitim yapan ülkeler ise, sadece ve sadece sömürge ülkelerdi! Bunun en büyük örneğini Kazakistan veriyordu. Ülke, bağımsızlığını kazanır kazanmaz ilk icraat olarak Rusçayı yasakladı. Her türlü yazışma, günlük konuşma ve eğitim dili sadece ve sadece Kazakça yapıldı. Dil, en büyük bağımsızlıktı.
Kültürel sömürgecilik, kitle iletişim araçları ile yayılan büyük bir tehlikedir ve maalesef, Türkiye de bu tehlikenin eşiğinde duruyor!
Sanki bizim dilimize aitmiş gibi, günlük yaşamımızda sıkça kullandığımız super, ok, bye, lider, proje, start, finish, performance, spiker ve daha birçok yabancı kökenli kelime, alt anlamları çok derin olan Türkçe kelimeleri, bir anda silip süpürüyor. Yabancı dil bilmenin, bilgili kişi olmakla eş değermiş gibi algılanmasına zemin hazırlayan birtakım Batılı aydınların(!) cehaletiyle, Türk dili geniş halk katmanlarında da erimeye terk ediliyor.
Dilimizdeki mükemmel, harika, olağanüstü, kusursuz, muazzam, harikulade, fevkalâde gibi birçok anlamı ve derinliği olan kelimeler, sıradan bir “süper” kelimesi ile eşdeğer tutulur hâle geldi. Hatta ve hatta bu güzel kelimeler adeta unutturuldu bize. Tamam anlamına gelen İngilizce “ok (okey)” kelimesi, günlük konuşmalarımızın bir parçası oluverdi. Hoşçakal, güle güle, selâmetle, uğurlar olsun, Allahaısmarladık gibi uğurlama belirten kelimelerimizin yerini, anlamsız bir “bye” alıverdi. İnsanlarımız şimdilerde, birbirlerine “Bye bye canım, haberleşelim okey!” diye seslenmeye başladı. Önder kelimesini lider’e, lâyiha’yı proje’ye devşiriverdiler.
Geçtiğimiz günlerde bir televizyon kanalında yayımlanan bir haberde, seçim konusunda konuşma yapan bir belediye başkan adayı, “Biz, seçim kampanyamıza Ankara’da start verdik.” deyiverdi. “Start vermek?” Start nasıl verilirdi ki? İngilizce “start” kelimesi “başla-mak” anlamına geliyordu. O halde sayın belediye başkan adayı; ”Biz, seçim kampanyamıza başla-mak verdik!” demiş olmuyor muydu? Ne büyük bir kıyım! Sadece Türkçe değil, İngilizce de bir anda yerle bir ediliveriyordu işte.
Sunucular (1950’li yıllardan sonraki kullanımıyla “spikerler”), yarışların bitiş çizgisi için, Türkçe “bitiş noktası” yerine, İngilizce-Türkçe karması “finish noktası” demeyi uygun buldular. Ajda Pekkan için “superstar”, Tarkan için “megastar”, Bülent Ersoy için “diva” demeyi tercih ettiler. Okullara “performans ödevi” diye saçma sapan bir şey koydular! “Performans ödevi” yani İngilizce “performance homework” (performance=temsil, gösteri; homework=ev ödevi). Bize, “ev ödevi” demek zor mu gelmeye başladı?
Türkçenin, derin anlamlar yüklü kelimeleri karşısında, bir anda acizleşiveren yabancı kökenli kelimeler, nasıl oldu da hayatımızın içine kadar sokuluverdi? Sanki bizdenmiş gibi nasıl girdi kanımıza? Nasıl bu kadar sinsi ve haince kabul ettirdiler kendilerini?
Nasıl mı?
Yabancı dilde eğitimle, kitle iletişim araçlarıyla, bilimsel eserleri yabancı dilde verme zorunluluğuyla ve halka yüklenen “aşağılık duygusu”yla…
Bizim, dillerini öğrenmeye çalıştığımız Avrupa’nın hiçbir ülkesinde, yabancı dilde eğitim yapılmıyor. Fransızlar, İngilizce konuşmuyor; Almanlar, Fransızca ya da başka herhangi bir yabancı dilde eğitim yapmıyor; İspanyollar, İtalyanlar, Hollandalılar, Belçikalılar, Finlandiyalılar, Danimarkalılar ve diğer ülkeler sadece ve sadece kendi dillerini konuşuyor, kendi dillerinde eğitim yapıyor ve kendi dillerinde bilimsel çalışmalar gerçekleştiriyorlar. Dünyanın en çok konuşulan dili de İngilizce değil! Fransa’nın kültürel sömürgesi halinde bulunan Fas, Cezayir, Tunus gibi ülkeler, bütün dünyada en çok konuşulan dilin Fransızca olduğunu sanıyor; Rusya’nın kültürel sömürgesinde olan Kafkaslar, en çok konuşulan dilin Rusça; Gambia da, İngilizce olduğunu zannediyor… Sadece ve sadece sömürge ülkeler yabancı dilde eğitim yapıyor.
Bir ülkeyi yok etmek isterseniz, önce dilini bitirirsiniz!
Yok olmamak için Türkçeyi koruyun!
Ömür Kurt
Ömür KURT Kimdir?
Ömür Kurt 23 Nisan 1982 yılında Samsun’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Yalova’nın Çınarcık ilçesinde tamamladı. Gazi Üniversitesi Radyo – Televizyon ve Sinema Bölümü’nde eğitim gördü ve bu süre içerisinde kısa filmler ve belgeseller çekti. Sokak çocukları konulu “Çakıl Taşı” isimli kısa filmi (İstanbul Kısa Filmciler Derneği En İyi Senaryo Ödülü – 2003) 5 hafta boyunca Altındağ Devlet Tiyatrosu’nda gösterildi ve çok sayıda televizyon kanalında yayınlandı.
İlk kitabı “Dehlizler İçinde”yi (Duman Yayınları – Şiir) 2005 yılında çıkarttı. Asomedya dergisinde yayın editörlüğü, Anayurt Gazetesi’nde köşe yazarlığı, “Semum” filminde Yönetmen Yardımcığı ve Post Prodüksiyon Sorumluluğu yaptı.
Önümüzdeki günlerde ikinci kitabını çıkartacak olan Ömür Kurt, “Seyyah” dergisinin Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte ve senaryo, film ve belgesel çalışmalarını sürdürmektedir.
doygun tekno sonrası.. sancı ağırlık merkez kaygu.. minimuma indirgeyim.. analitik çözümzel arayış..
..analitik çözümsel arayış..
aslında en ilkel metod ile yapılagelmiş ördek düdüğünden salınan vak vak sesine yanaşarak..
avcının pusuya yattığı gölet başına gelen er yada dişil ördeğin yegane kaygusu..
gün boyu doyurduğu şu karın sonrası çöken rehavet ve akabi.. akşamın .. gecenin yalnızlığını bir nebze olsun muhabbet ile ses seda ile dindirmek.. nefsinin maddi gereksinimi nispetinde manevi ihtiyaçlarada yanıt verebilmekti..
gerçektende vak vak dinlemekle eşdeğer.. bir çobanın kaval çalışı ile geçici süre dış dünyadan kopan koyun gözündeki boşluğa baktığımız zaman.. orda salt bir tutam yeşil otun.. elde edim telaşını.. saman arası arpanın miktarca yüksek oran kapım tasasını değil.. retina merkezinde zinde bir ruh halinin nota eşliğinde yeniden tezahürünü.. hazzı hüznü yanısıra sevinç ve neşeyide gözlemleyebilirdik..
tekerleğin icadı ilk görsel ihtiyacı zaman bağlamında en hızlı biçem sağlayım amacı.. insan tatmin edimine katkı katım fikri.. eski yunanda teatr'ın ortaya çıkışını müteakip..
alay alay palyançoyu soytarıyı hokkabazı ip cambazını.. sahnelere kulislere tıkarken..
- geeeç vatandaş görmediğini gör.. uçan akrobatlar yüzen goriller ateş yutan şebekler sloganı ile mütemadi normali izlemesi kesmez daha sıradışı düzeyli ilişkileri daha daha kanırtırcalısını acıttırırlıcasını izleyim meraklısı müptela kitleye talebe göre hizmet arz ederken geleceğin medyasının you tubeların televolelerinde ilk kıvılcımını verme amaçlı bu kumpanyalarda..
turne turne gezim at arabası üzerinde içi dışına çıkmış dalkavuğun bitmez karın ağrıları..
.. radyonun icadı ile biraz dinsede yetmiyor.. görme istiyordu insanoğlusu..
sinemanın keşfi bu derde bir derece çözüm getirsede.. bu sefer kaba etini oturduğu koltuktan kaldırıp sokağa çıkma derdi ile gerilen sinire televizyonun verdiği katkı yadsınamazsada.. daha önce tiyatroya sinemaya gidim esnası alınan yol sokağa çıkım.. bilet alım.. yerine oturum on dakika sigara molası geri gelim.. gibi zaman kaybının ortadan kalkmasına paralel.. 24 saat kesintisiz yayın akışları.. uyku tuvalet ihtiyacı gibi zaruretin dışında kalan vakti dizi ile film ile kadın porogramı ile doldururken..
burda esas dert..
-neden baş aktör baş aktris izleme zorunda kalayım niçin ben baş aktör aktrist olmuyayım sorusunu da beraberinde getirdi..
.. ve internet teknolocileri bu ihtiyaçlar üzerine doğdu..
bu aynı zamanda teknonun doyum noktasıda oldu.. bu vakitten sonra damlatılacak her damla bardaktan taşıp.. postmodernite adlı bir leğene akıcak teferruatdan başkada bir şey değildi...
çünkü sanal alemin bu kıral ve kıraliçeleri.. yalıtılmış .. dış dünyadan soyut.. doğalgazlı.. kalın pimapenli.. dayalı döşeli odalarının kompütür yanı kılavyesi başlarında.. yükledikleri google eartları ..
- dünya amma küçükmüş be aaabi yaaaları.. köşe bucak caddesi sokağı gezinimle kalmıyor.. bu dünyanın komik olaylarını seyre değer vidiyolarını izleyimle yetinmiyor.. çet odalarında soylu komutanlarına nutuk savururken..
-acaba demin verdiğim fermana tebaam ne yanıt vermiş diye daldığı forumda yanıta yanıt verip.. geri kalan süreci.. acaba yanıta verdiğim yanıta ne yanıt verecekler stresi doygunluğu ile bekliyordu..
bacasından milim duman çıkmaz bu endüstrinin ana dinamiğini harekete geçirir kuvvet.. asırlarca bu ülkenin meralarında yayılmış koyun keçi ve sığırlarının.. ve darı tarlalarında hasat edilmiş mısırlarının.. şeker pancarının tahıl ve baklalarının..
- tek oğlum kızım okusunda ben okuyamadım onlar bari adam olsun.. hırs heveslerinin yastık altlarına ittiği bilezik beşibiryerdelerin nakite çevrilmiş halinden başka bir şey değildi..
ve kumarda kaybedip.. evin eşyasını satan bir vakit kumarhaneye taktığı borç ile yola devam eden kitlelerin bugün geldiği nokta tabak gibi ortada..
başta abd devi caterpillar.. sprint nextel.. home depot.. netırlendın kök köken ing philips..
isviçre oc oerlikon ve ingiliz holınd karışımı corosdan sepetlenen 54 bin ameleyi.. şimdi bir tık uzağımızda haber merkezlerinden izleyebiliyor..
ve şükür.. çok kıral yönetimlerle .. haalaa işi gücü başında.. karnı tok sırtı pek kıral kıraliçe yaşayabiliyoruz..
ben sadece.. olası on ombeş sene sonrası için bi pilan yapalım diye rahatsız ettimidi efendiler..
şimdiden bi çözüm üretelim dedimidi..
gerçektende newyork eyaleti.. bronx hayvanat bahçesi ve newyork akvaryumu yöneticisi sıfatındaki.. steve sanderson'ın etkilendikleri mali krize paralel küçültüm zorunda kaldıkları bütçelerinin denkleştirimi için.. bir adet kirpiyi ve bir adet kurbağayı doğal ortamlarına salıverme kararlarını.. örnek bir karar olarak alkışlıyor.. takdir ediyorken..
mevcut sona yaklaşılmadan.. medeniyet bahçemizin girdabında esir düşmüş olmakla birlikte.. henüz yaşam emarelerini kaybetmemiş algı yetenekleri devam edenleri.. doğaya doğal ortamına.. türdeşleri arası salıp.. adapte olabilecek belli bir miktar güruh için şimdiden muz fidanları ekmeli.. hindistan cevizi dikmeliyiz..
bir miktar güruhu ekrandan soğutacak.. her sözcüğe alerjik tepki gösterir filtre porogramları yükleyim.. yurt geneli yaygınlaşmalı.. you tube engeli kalkmamalı.. ve 0-6 yaş gurubuna hitap eder konu başlıkları açılmalı..
bunun içinde her ferdin bireyin.. kademe kademe.. konu kalitesi ve seviyesini düşürme işini.. milli bir davaya hizmet verdiğinin bilinci.. idraki ile.. ülkenin.. istihsal için bilek gücüne ihtiyacı olan yığınının masa başında kaybedildiğini.. kavrayacak idealist egzistansialist atılımcı milliyetci mukaddesatcı genç bir ruha ihtiyacı var.. muhtaç olduğu kudret ve kuvvetin damarında mevcut olduğu şuuruna sahip.. o satıh bütün vatan diyecek insanlara..
rehabilite aşamasında entegre devreleri ve donanımın en az zarar göreceği masa tenisi metoduna yönlenmeli kişi fikir konu ve yorumunu topa yapışkanlı kağıda yazıp yapıştırıp karşı tarafa atmalı diğer tarafın yazıp yapıştırmasını beklemeli
ilk başta belki hoşuna gider konuyu bulamayabilir ama zamanla yazacak konu kalitesi git gide düşerken başlangıçta yazılmış konuyu canı sıkılıp balık tutarken çıngırak sesi bekleme aşamasında arşiv görevi üstlenmiş pingpongun kabuğu andırır bedenini portakal gibi soyarken aradığını bulabilir ve hemen üzerine yorumu yapıştırıp daha az etkilenecek göze sahip okur için suya bırakabilir.. bence.. ve kereste piyasasına kağıt nezdinde de olsa katkı sağlar.. zannımca.. efendiler..
İnsanın ve toplumun sorunları bende nasıl ilerledi, nasıl girdi yazdıklarıma bilmiyorum ?
Sabahın erken saatlerinde uyandım. Başım ağrıyor, ağzımda acı bir tat.
Çalıştığım masanın köşesindeki tabak, kaşık, çatal, bardak birlikteliği çağrışımlar oluşturuyor. İlginç dizilişleriyle yemek sahnesini bekliyorlar ama yemeyeceğim. Daha sonra yerim.
Geçmişle gelecek arasında üşüyen parmaklarımın kalemle kaynaşması, kalemle arkadaşlığı beni sevindiriyor. Duygularımın itmesiyle bir parça doğarken, bir parça da ölüyorum.
Kurduğum evrenlere sığınıyorum yarı çıplak …
İnsanın yaşamının bir gemide geçtiğini kabul edebiliriz. Günün birinde, suların çekilmesiyle o gemi sert zemine saplanıp kalıyor. Böylece insanın dünyası değişmiş oluyor.
Bu kavrayış karşısında bir an isyana kapılır gibi olduktan sonra derin nefesler alıyorum. Su içiyorum büyük bardakla.
Bütün çözülmelere, yozlaşmalara rağmen yeryüzünün, güneş sistemindeki yaşamını ve görevlerini sürdürmesi ne güzel …
Zaman hızlı geçiyor … Yeni bir haftaya başlıyor ve hızla bitiriyoruz. Fakat yeni bir güne uyanmanın coşkusunu ve yeni bir günde doğmanın tadını hissedemiyoruz. Gülümseme, anlayış, saygı ve incelik günlük yaşamımıza çok yansımıyor.
Toplumda bir şeyler eksiliyor sanki her geçen gün. Yaşamımızın değerlerini, beyinlerimizi yıkayan güçlerin aldatmacalarıyla ya da bilgisayarımızdan aldığımız sanal mesajlarla anımsar olduk.
Kısa yollardan lüks bir yaşam standardına ulaşmak istiyoruz ve doymuyoruz …
Doğru düşünüyor muyuz, doğru hissediyor muyuz, doğru davranıyor muyuz ? Çoğumuz kopyacılık, tembellik ve rahatlık içinde yaşamak bağımlısıyız. Bu tür bir bağımlılık: Ne iyi ne de kötü. Fakat gelişmemizi oldukça yavaşlatan bir engel.
Yaşadığımız olaylar ve edindiğimiz deneyimler yardımıyla, bağımlılıklarımızla tanışıyoruz ama sonunda onlardan kopmamız gerektiğini kabul ediyoruz.
Mahkumiyet ve uyuşukluk zincirleri her insan tarafından, görünmeyen satıcılardan büyük bedeller karşılığında satın alınıyor ve kullanılıyor. Kullananlar işkence gördükleri halde, sahte bir mutluluk havası yayıyorlar. Aslında zevklerle değil, acılarla boğuşuyorlar.
Paraca zengin insanların, yoksullara göre daha sıkıntılı, daha mutsuz geçen yaşamları olabiliyor.
Alexander Solzhenitsyn diyor ki: Keşke her şey basit olsaydı. Keşke, bir yerlerde sinsice kötü işler yapan insanlar olsaydı da tek yapmamız gereken onları geri kalanımızdan ayırıp yok etmek olsaydı. İyi ile kötüyü ayıran çizgi her insanın yüreğinin içinden geçmektedir. Kendi yüreğinin bir parçasını yok etmeye kim gönüllü olur ki ?
Günümüzde insanların, yöneticilerin, sanatçıların, araştırmacıların en çok gereksinim duydukları şeyler:
1) Yürekteki temizliği korumak,
2) Zihindeki temizliği korumak,
3) Doğru kaynaklardan alınan doğru verileri paylaşmak,
4) Fikirsel anlamda kıvrımları, yamaçları olmayan açık yollardan yürümek …
Yol zemini önemli, hava önemli, sırt çantasındakiler önemli, dik yürümek önemli, selamlaştığımız insanlar önemli, elimizi uzattığımız insanlar önemli, gönlünü aldığımız insanlar önemli …
Kimileri yalnız başına yürümeyi tercih ediyor hedefine doğru, kimileri küçük bir grupla birlikte yürüyor, kimileri arkasından kitleleri sürüklüyor. Kimileri yürümüyor, hep koşuyor. Yolun bir noktasında kanatlanmış büyük felsefeciler de var ama onlar da anlıyorlar ki uçtukları alan ne kendilerini ne de başkalarını kurtarabiliyor. Özlem ve susuzluk: Öğrenmekle, yükselmekle ya da ermekle giderilemiyor … Dahası, aşk bile yetmiyor kimi insanlara ( sevebilenler için ).
İnsan, ulaştığı en uç noktada sadece kendini buluyor. Dünyadan bir başka gezegene taşınsa bile, orada kendi güzellikleriyle, kendi çirkinlikleriyle buluşacak … Ürettiklerinin girdabında dönecek … Düşleri, kaygıları, korkuları, kompleksleri, yalanları, şehveti o farklı gezegende insana eşlik edecek…
Her ülkede, toplumu aydınlatan ve yönlendiren insanların bilinçaltlarındaki bozuk formasyonlar, olumsuz birikimler, hiç beklenmedik zamanlarda bilinç üstüne atlayıp, büyük bunalımlara, büyük yanlışlıklara neden olabiliyor. Doğru gelişen çok önemli bir sürecin dağılmasına neden olabiliyor.
Mevlana diyor ki: Eğer kalbinde kin, fesatlık, nefret duyguları varsa onları boşalt. Onların yerine, sevgiyi, şefkati ve merhameti koy.
Güzel insan elbette güzel düşünür. Güzel düşünmekten, pozitif düşünmekten söz açılmışken, çirkinin ve kötünün karşılığı olan iyiyi kastetmiyorum. Asıl demek istediğim, pozitif düşünmek: Farklı bir düşünce yaratmak, etki yaratmak, bir canlı için moral desteği yaratmaktır.
Güzel düşüncelerin oluşması ve bunların çoğalması için, her şeyden önce insanda varlık bilincinin ve varlık sevgisinin olması gerekiyor. Yalnızca insanlara, hayvanlara, çiçeklere, yıldızlara değil, tüm varlıklara karşı sıcak bir sevgi duymak gerekiyor. Varlıkların dış görünüşlerine değil, içlerine ve emeklerine ( dikkatle, saygıyla ) bakmak gerekiyor. Uygar, kültürlü insan açısından bu öncelikli ve zorunlu bir davranıştır.
Bir insanın: Yalnızca mesleği, serveti, giysileri, konuşmaları, ibadetleri, ilişkileri, eserleri onun ne ölçüde bir insan olduğunun kesin kanıtları değildir. İnsanı bütün yönleriyle tanımak mümkün olmayabilir de …
Günümüzde medya grupları, diledikleri noktalarda dikkat dağıtıcı ve dikkat toplayıcı oldu. Bir şeylerin açığa çıkmasını, görülmesini ve zamanında üzerine gidilmesini istemedikleri için, halka ekrandan kalın örtüler armağan ediyorlar. Halkın görüş alanlarına saldırılarda bulunuyorlar. Bu gibi bilinçli yöntemlerde amaç, halkın uzaktan köleleştirilmesidir. Kölelik tanımı biraz itici oldu ama …
Beyin yıkama işi, gereksiz şeyleri öğrenmekle, gereksiz bilgilere gereksiz değerler vermekle kendiliğinden gerçekleşiyor. Ne yazık ki dış merkezlerden gönderilen mikroplu bilgi akışları, yaşadığının farkında olmayan, iradesiz, bezgin ve yılgın insanların yaratılmasında çok etkili olmaktadır. Çünkü öteden beri bizim adımıza, bizim aleyhimize kararlar alan dış güçlerin yakamızı bırakmaya niyetleri yoktur. Başımıza PKK’yı dolayanlar da, yönlendirenler de onlardır.
Dünyada eğitim düzeyi zayıf toplumların psikolojilerinin ve umutlarının denetlenmesinin sayısız örneklerini görmekteyiz. Televizyon haberciliğinde, bütün yaşamsal konular dışlanıp acilen öne çıkarılan bir konu ya da bir isim üzerinde izleyiciler günlerce kafa yormakta, gereksiz tartışmalarla birbirlerini incitebilmektedir. Oysa o konunun gündeme gelmesi ( getirilmesi ), Siyonizmin, zehirli meyveler vermesi için topraklarımıza törenle diktiği özel bir ağacın sulanması ve gübrelenmesi yerine geçiyor. Gündemde bir süre tartışılan yani popülerlik kazandırılan ismin, o ağacı korumak ve yaşatmak üzere atanan sadık bir bekçi olduğunu çözemeyecek kadar kafalarımız boşaltılıyor …
Donuk, duyarsız insanlara baktığımızda hoş manzaralar göremiyoruz doğal olarak. Onlar için üzerinde yaşadıkları vatan topraklarının geleceği hiç önemli değil. Kendi ağızlarıyla itiraf ediyorlar zaten. Öncelik: Yeni bir araba, yeni bir ilişki, gelişigüzel cinsellik, işin ve maddi kazancın yükseltilmesi, keyif verici maddelerin alımı, çağın ego çıkışlı hastalıklarıyla iç içe yaşamak, gazete başlıklarına bakarak basit dedikodular yapmak, futbolcuların ve yarış atlarının son durumları, kaçırılmaması gerektiğine inanılan televizyon dizileri …
Tüketimlere ve dıştaki kişilik maskesine abartılı yatırımlar yapıldığında kişi, kendi cehennemini hazırlıyor. Kışkırtılan egolar, o kişinin bilincini yavaşça kilitliyor. Kişi kendi yaşamını değil, başkalarının sunduğu yaşamları yaşamaya başlıyor. Hiç sorgulamıyor dayatılan rolü. Gerçekte kim olduğunu unutmaya kadar varan kaymalarla zaman içinde kişiliği bile siliniyor.
Kapitalizmin istediği de budur. Düşünmeyen, üretmeyen, sadece tüketen bireyler … Sadece öğretileni öğrenen sessiz bireyler …
Halkımız, mutlu yuvalarında akşam yemeklerini yiyemez oldu. Televizyondaki itici haberlerin şokuyla geriliyor, keyfi kaçıyor.
Örneğin: Cahil öğretmen öğrencisine tacizde bulunmuş,
Örneğin: Hasta doktor çocuk pornosu sektörünün içindeymiş,
Örneğin: Koskoca milletvekilinin çantasını kapmışlar,
Örneğin: Filan manken filan yerde köşe yazarı olmuş yakında kitap yazacakmış … Magazin dünyası önümüzdeki günlerde bayağı sallanacakmış …
Örneğin: Ambulans zamanında gelmemiş,
Örneğin: İtfaiye aracı zamanında gelmemiş,
Diğer taraftan, siyasi parti liderlerimiz her akşam ekrana çıkıp kendi propagandalarını yapmak zorundalar sanki. Birbirlerine çamur atmaları bir gelenek …
Toplumun izlediği ( sokulduğu ) çizgi, yıkımları getirecek yakında … Çünkü bütün işler, bütün hizmetler, bütün yayınlar saygısız ve sevgisiz biçimde yürütülüyor.
Emperyalizmin uzun vadeli tasarımları ve istekleri çok daha tehlikeli. Rudyard Kipling diyor ki: Büyük Oyun ancak herkes öldüğünde bitecek …
ABD, kendi geleceğine ve göbeğinden bağlı bulunduğu İsrail’in geleceğine yönelik muhtemel hamlelerin önünü kesmek için, 2014 - 2026 yılları arasındaki zaman diliminde bazı ülkelerle doğrudan çarpışmak yerine, onları içten çökertmeyi, zorlamayı, yıpratmayı amaçlayan programı yürürlüğe koyacak … Askeri harekatlar yerine, terör, ayaklanma, psikolojik harekat, bilgi harekatı devreye sokulacak … 7 yıl sonrasının planları en ince detaylarıyla bugünden hazır …
Yıllardır ABD belasının, ABD canavarının dopingleri, İsrail, İngiltere ve Ermenistan’da üretiliyor. Bu büyük canavarın pençeleri her yere uzanıyor ve her şeyi söküp alıyor.
Anlaşılan o ki, dünyamıza uzunca bir süre barış gelemeyecek …
Evangelistlerin yorumlarına göre: Şu an İsa Mesih’in ordusunu ABD temsil ediyor ve Hıristiyanlarla, Yahudilerle birlikte olmayan herkes Deccal’ın ordusudur.
Bu gibi şiddet ağırlıklı inançlar ( ütopik saplantı ), küresel politikaların parçası yapılmaktadır.
Köktenci papazlara göre: İleride Mesih’in şahsında gerçekleşecek olan Teokratik krallığın yegane düşmanı Türklerdir. Zaten Türkler tarih boyunca, Hıristiyanlığın çarpıtılmış biçimi olan İslam dininin dünya ölçeğinde yayılmasını sağlamış bir millettir. Bu millet şeytandır.
Düşünülen krallığın kurulması için zorunlu görülen Armagedon Savaşının bizim yanı başımızda gerçekleştirilmesine çalışılıyor. Onların projelerine göre: Büyük İsrail Krallığının toprakları bizim Güney Doğu Anadolu Bölgesini de kaplayacak kadar kuzeye doğru genişletilmiş olacak ( vaat edilmiş topraklar ).
Dindar Avrupalılar için Deccal: Artık Rusya ve Çin değil, Müslüman ülkelerdir ( Amerika’daki ikiz kulelere yapılan 11 Eylül saldırısından sonra kabul ettirilen düşünce ). Diyorlar ki vaazlarında: Ortadoğu coğrafyasında her türlü şiddeti ve kargaşayı beslemek dini bir görevdir. Kaosun yaygınlaşması, İsa Mesih’e bir an önce kavuşma anlamını taşır.
Dünya krallığı, Hıristiyan mezheplerinin ortak görüşlerinden biri. İsrail’in yürüttüğü işler Tanrı’nın onayladığı işlerdir biçiminde düşünülüyor.
Grace Hallsell, yazılarında, Tanrı’yı kıyamete zorlamaktan söz ediyordu 2003 yılında.
Bu gibi düşünceler hangi düşünce sınıfına giriyor ve bunları düşünenler Tanrı’yı ne sanıyorlar da Tanrı adına dehşet verici kurgularını devletlere dayatabiliyorlar ?
Tanrı inancı, Tanrı’yı ve tüm yarattıklarını sevmeyi gerektirir. Çatışmalar, savaşlar, virüsler çıkararak, kimlerin bozgunculuk ve şeytanlık yaptığı ortada.
Milenyumcu hareketlerin tarih içinde örnekleri çok. Fakat Hıristiyanlık sürümündeki ana teolojik görüş: Mesih’in dünyaya dönerek bir krallık kuracağı ve Kudüs’te bin yıl hüküm süreceği şeklinde ( Altın Çağ ).
Mesih, Sion tepesinde Hazreti Davud’un tahtına oturarak dünyayı yönetecek. Bu inanç ABD toplumu ve ABD yönetimi tarafından paylaşılan en yaygın inanç …
Eski Ahit’te yer alan şu cümle bu ideolojinin esasını oluşturuyor:
O gün Rab Abramla ahdedip dedi: Mısır ırmağından Fırat ırmağına kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim …
( Tekvin, 16/18 - 19 )
Teokratik dünya krallığının anlamı, açılımı: Demokratik ve laik devlet anlayışlarının son bulmasıdır. Öyleyse günümüzde barış, güvenlik, özgürlük, silahsızlanma ve diyalog adına yürütülen çabalar, projeler, toplantılar ve yayınlar sahtedir. Zaten ABD ve İsrail, demokratik ve insan haklarına saygılı devletler değildir. Kendileri dışındaki dünya halklarını hiç sevmezler. Sevgisizliğin ötesinde, bir gerekçe, bir kılıf uydurarak insanları aşağılar, sadist mantıklarıyla masum insanları vahşice katlederler. İnsan hakları adına tüm insanlığın onurunu her zaman, her yerde açıkça çiğnerler. Vicdanları yoktur. Ayrıca, bütün devletlerin en gizli bilgilerini, arkeolojik, askeri ve politik sırlarını mutlaka elde ederler. Elde ettikleriyle inanılmaz stratejiler üretirler.
Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden Prof. Dr. Nadim Macit bir konuşmasında: Bugün ülkemizde bazı dini grupların, Türkiye’nin tam bağımsızlığını savunacakları yerde, Avrupa Birliği ve ABD’nin kilise çıkışlı stratejilerinin içinde yer almaları, mevcut inançlarımızı zayıflatmaya ve cumhuriyetimizin kuruluş felsefesini tahrip etmeye yöneliktir. Dini bölücülüğün, etnik bölücülüğün içinde yer alan aydınlar tayfası, her türlü cemaat despotizmini, çok duyulan ve çok okunan meşhur hoşgörü kelimesiyle örtüyorlar. Aynı aydınlar, devletin kurumlarını egemen gücün diliyle yerden yere vuruyorlar. Bu durum ortak ve çok tehlikeli bir amacın uzantısıdır dedi.
Vatikan’ın Ankara Büyükelçisi Monsenyör Lucibello, 21 Aralık 2007 tarihli gazetelerde yayınlanan açıklamasında: Papa 16. Benedictus’un 2008 yılını Aziz Paul yılı ( Hz. İsa’nın havarilerinden ) ilan ettiğini belirtiyor ve şöyle diyor: Tüm Katolik dünyasına ve onların temsilcileri olan piskoposlar konferansına mektup göndereceğiz. Katolik cemaatini Aziz Paul’un doğduğu Anadolu topraklarına davet edeceğiz. Türkiye’ye binlerce ziyaretçinin gelmesini bekliyorum. Türk kamuoyunda basının da etkisiyle ortaya çıkan farklı bir atmosfer var. Türk halkının çoğunluğunda, Hıristiyanlık ve diğer dinler ile bunların mensuplarına karşı hoşgörü ve tolerans ortamının basının tavrı sayesinde geliştiği kanaatindeyim. Türkiye’de misyonerlik kelimesi yanlış anlaşılıyor. Hıristiyan din adamlarının din değiştirilmesi için insanlara baskı yaptıkları sanılıyor.
Yukarıdaki açıklamanın hemen ardından, yani 22 Aralık 2007 tarihinde gazetelerde kısa bir haber yayınlanıyor. Haberde, Papanın Kardinaller Kurulu’na hitaben en son söyledikleri yazılı. Papa diyor ki: Katolikler olarak dinler arası diyaloğa büyük önem veriyoruz, ancak bu kilisenin misyonerlik çalışmalarından vazgeçmesi biçiminde yorumlanamaz. İsa Mesih’in mesajından kaynaklanan çağrı ve umudu insanlara ve tüm dünyaya önermeye devam edeceğiz. Böylesi büyük bir gerçeği tanıyanlar, bu büyük sevinci yakalamış olanlar, bunu sadece kendilerine saklayarak, başkalarına yaymamazlık yapamazlar.
21 Aralık 2007 tarihinde basına yansıyan Moskova kaynaklı bir başka haber şöyle: Ermenistan parlamentosundaki oturumda konuşan Dışişleri Bakanı Vardan Oskanyan, iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmemesinden Türkiye’yi sorumlu tuttu. Soykırım konusunu unutmadıklarını, Türk - Ermeni sınırının bugünkü halini de kabul etmediklerini belirtti.
Türkiye’den toprak taleplerinin gündemden düşmediğini ortaya koyan, resmi ağızdan bir itiraf, bir yakınma …
İtalya eski Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga ise, New York’taki Dünya Ticaret Merkezinin, 11 Eylül 2001 tarihinde bombalanmasıyla ilgili olarak geçtiğimiz günlerde önemli bir açıklama yaptı. Aynı zamanda hukuk profesörü olan Cossiga, saygın bir isim olarak, açık sözlü bir insan olarak tanınıyor. NATO himayesindeki Gladio örgütünün varlığını ve rollerini cesaretle açıklayanlardan biri. Diyor ki ( özetle ): 11 Eylül saldırısı CIA ve Mossad tarafından, Arap dünyasını ve Arap kimliğini suçlamak, Batılı güçleri Afganistan ve Irak’a müdahaleye tahrik etmek için planlanıp gerçekleştirildi. Saldırı uzmanlık eseridir. Sadece fanatik kamikazeler devşirmekle olmaz. Yüksek uzmanlık düzeyinde personel gerektirir. Bu saldırı, radar sistemine ve uçuş güvenlik birimlerine sızılmadan asla gerçekleştirilemez. 60, 70, 80’li yıllarda Avrupa’daki bazı bombalama eylemlerinin arkasında, ABD istihbarat birimlerinin gözetiminde çalışan Gladio örgütü vardır.
Egemenlerin planlarını, tezgahlarını düşünmeyi bırakıp insana dönüyorum. Yukarıdan aşağıya doğru hızlı bir dalış oluyor ama …
Çatılarda daha fazla gerilirsem sağlığım etkilenecek … Titretici değil, dondurucu soğuk var Mason cephelerinde …
İç dünyalarını yontup düzeltmeyi başarmış, başkalarına en küçük bir zarar vermeden yaşayan ve yarınları görebilen kaç insan var acaba, merak ediyorum ?
Son zamanlarda, birlikte yaşamada, duyguda, dostlukta, ticarette ortak estetik alanlar yaratmanın tersine yoğun bencil çabalara tanık oluyoruz.
Halk arasında sık sık vurgulanan, iyi niyet faktörü çok önemli. Çünkü bu tarz bir yaklaşım, her girişimin en başından itibaren, insanda bilinçaltının olumsuz yorumculuğunu durduruyor, susturuyor.
İyi niyetle, iyi taraftan bakma eylemi, egoizme dayalı bütün negatif yorumların sınırlarını çiziyor. Etkileşimlere bağlı sürpriz heyecan durumları da denetlenebilirse ( kişinin yeteneğine bağlı ), doğru ve güçlü kararlar alınıyor.
İnsanda güzel düşünme sürecini gerçekleştiren, insanın niyeti ya da niyetleridir.
Kanser, mantar ve AIDS gibi ciddi hastalıkların, anormal hücre çoğalmalarından, virüslerden kaynaklandıkları belirtilse de, daha alt katlarda, yani temelin de aşağısında, çağımızın yerleşik sevgisizliğinin etkisi büyük. Gün geliyor, insanın iç dünyasındaki donanımlar tepki gösteriyor.
Sevgisiz yaşamaya mahkum edilen ruhlardaki dengesizlikler bu gibi hastalıklarla ortaya çıkabiliyor. Günümüzdeki alışkanlıklara, ilişkilere bakılırsa: Başka hastalık türleri de ortaya çıkabilecek.
Ufkuna bir anda yayılan acıları hisseden insan, değişiyor, gelişiyor, olgunlaşıyor ama o özel, özgün ışığı giderek zayıflıyor.
Sağlık problemlerinin, yani hastalıkların, insanın doğal savunma mekanizmaları olduğu bir gerçek. Tabandan yüzeye doğru büyüyen protesto dalgalarını çözmek gerekiyor öncelikle. Çözülemediği takdirde böylesi mükemmel bir makinede yani insanda bütün üretimler duruyor. İnsan tıkanmış oluyor.
Yaşarken duygu, düşünce ve vicdan dengesini ayarlamayı başaramazsak, vücudumuz ve yaşamı yöneten evrensel yasalar: Bizi, çözmek zorunda kalacağımız, belki de hiç çözemeyeceğimiz derin acılarla, ağır hastalıklarla buluşturabilir …
Günün birinde, dipteki tohumun canlanma olasılığı yüksek …
Yazan ve paylaşan - Claudius
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Bir zamanlar Kanal 7' nin bir numaralı haber spikeri, program yapımcısı Ahmet Hakan Coşkun; davasına sahip, dürüst, sözünü esirgemeyen gazeteci imajından kısa sürede, nereye çekseniz oraya uzanacak lastik kıvamına gelerek evrimini tamamladı.
Gerek haber programlarındaki, gerekse konuk davet ederek kendilerine sorular yönettiği " İskele Sancak " programındaki dobra üslubu, kimseden çekinmeyen net tavrı, islamcı kimliğiyle dikkatleri çeken Ahmet Hakan, gazete ve dergilere verdiği röportajlardaki sivri ifadeleriyle de bu imajını perçinledi. Kendisine yöneltilen Atv' ye transfer olma sorularına " büyük konuşuyorum, büyük meblağlar bile olsa transfer olmam " şeklinde kararlı yanıtlar verdi.
Hali hazırda görüldü ki, gerçekten büyük- boyundan, onurundan, gazetecilik ahlakından (!) büyük - konuşmuş.
Önce Sabah gazetesine daha sonra da Hürriyet gazetesine transfer oldu. Aynı medya grubunun televizyonunda daha öncekilere benzer içeriğinde program sunmaya başladı. Sarfettiği büyük sözleri yutmuşcasına, daha önceden eleştirdiği zihniyetin kurumlarına yaptığı transferler bir yana, sözleriyle, yazılarıyla - her ne kadar kalitesi tartışılsa da - ve duruşuyla da geçmişine " tövbe " okuması izleyicilerini şaşırttı.
Bir bukalemun edasıyla dahil olduğu grubun rengine bürünmek için elinden geleni yapan Ahmet Hakan, daha önceki tavrına set çektiğini, değiştiğini, " ben artık islamcı değilim " sözleriyle vurguladı. Yazılarıyla olsun, davranışlarıyla olsun, sistemin çarkına uymakta pek de zorluk çekmedi açıkçası. Gazetecilik ahlakı ile ilgili ahkam kestiği zamanlarını unutarak, " nefret " ettiği televizyon dünyasında koltuğunu sağlamlaştırmak için ne gerekiyorsa, kendinden ne bekleniyorsa onu yaptı.
Gittikçe bayağılaşan yazılarıyla, ünlülerle polemiğe girmeye, kendini isbata çalışmaya başladı. Adeta " bakın ben değiştim " diye bas bas bağırırcasına, mutaassıp insanların bazı hareketlerini haddini aşarak eleştirmeye, reytingini yükseltmek için insanların özel hayatlarını irdeleyerek seviyesiz yazılar yazmaya kalkıştı.
Şu anda içinde bulunduğu içler acısı konumla tüm maskelerini çıkarmış, oportünist bir gazateci olduğunu kanıtlamış durumdadır Ahmet Hakan.
Peki bu hal ona paradan başka ne kazandırmıştır?
Ne bir önceki renginde, ne de şu andaki ortama göre almış olduğu renkte dişe dokunur bir eser bırakmış mıdır ardında?
Son olarak bizzat kendilerine seslenmek istiyorum;
Çirkin yazarkötü gazeteci, suni entel Ahmet Hakan!
Bu kaypak davranışlarınla ne yaranmaya çalıştığın grupta bir değerin olur, ne de artık " onlardan " değilim dediğin insanların içinde saygın kalır. İnsanların ahlaklarını eleştirmeden önce aynayı kendine tut, üzerine iki beden büyük gelen şu kasıntı entel tavırlarını, gazeteci ya da televizyoncularla polemik yarışını bırak. Daha çok okunmak için daha iyi yazma yolunda çaba harcamayı dene. Bu kadar da yeteneğin yoksa, cümle alemin selameti, huzuru için, ortalıktan çekil, evinde çiçek yetiştirmeye, dvd seyretmeye devam et.
Yoksa böyle Türkiye' nin anlık gündeme oturan medya malzemesi olarak, ardında seni hayırla yad edecek bir kişi bile bırakamadan unutulup gideceksin.
Saygıdeğer Beyler, günlerdir dinlediğiniz uzun ve detaylı söylevim, eninde sonunda geçmişe karışmış bir devrin öyküsüdür. Bunda halkım için ve gelecekteki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmişsem kendimi mutlu sayacağım.
Beyler, bu nutkumla, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir halkın, bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan bu yana yaşanan ulusal felaketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların bedelidir.
Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.
Ey Türk Gençliği!
Birinci görevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.
Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir. Gelecekte dahi, yurt içinde ve dışında, seni bu hazineden yoksun kılmak isteyen kötücüller bulunacaktır. Bir gün, bağımsızlığını ve Cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; göreve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz olabilir. Bağımsızlığına ve Cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir zafer kazanmış olabilirler. Zorla ve hile ile sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün tersaneleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine düşman girmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere, yurdunda, iktidara sahip bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde olabilirler. Üstelik hainlik de yapabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, kendi çıkarlarını, yurduna girmiş olan düşmanların siyasal erekleriyle birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde harap ve bitkin düşmüş olabilir.
Ey Türk geleceğinin çocuğu!
İşte, bu ortam ve koşullar içinde bile görevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için gereken güç damarlarındaki asil kanda vardır!
Ankara, 20 Ekim 1927
* * * * * *
Alem-i Sır = AlemiSır
da der ki:
İşte bu da benim! Ve Türk Milletimdir! O kan Türk kanıdır. Atalarımdan bize gelen neslimizin kanıdır! Kıyamete kadar da var olacaklardır!
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE! NE MUTLU BİZ TÜRK MİLLETİNE!
TANRI YÜCE TÜRK MİLLETİNİ KORUSUN VE YAŞATSIN! ÂMİN!
Alem-i Sır = AlemiSır
Sizlere saygı ve sevgiyle sunar!
Altı asır adalet bayrağını kıtalarda dalgalandıran bir milletin evladı olarak soruyorum bize ne oldu? Yediği üzüm salkımının ücretini dalına asan bir geçmişin sahibi nasıl olduda hortumcu oldu şaşırmadınız mı? Üç kıtaya yedi düvele özgürlük tüllendiren aynı bahçede cami-havra-kilise inşa edilmesine hoşgörü ve şefkat yağdıran bir geçmişten nasıl olduda namaz kılmanın suç olduğu bir nihayete varabildik? Ne oldu bize söyler misiniz? Elbette cevabını o büyük mazinin küllerinde arayacağız. Ki o koca imparatorluğun yükselme ve çöküş devrine göz attığımızda bu günkü halimizin ve ızdırabımızın şifasını ve reçetesini bulacağız elbette şüphem yok. Fatih Sultan Mehmed ve terbiyesini aldığı Akşemseddin ve yine Domaniç’te Hayme Ananın evladına o koca hükümdara öğütleri ve yine Şeyh Edebalinin nasihatlerine bu günlerde ne kadarda muhtacız. Bunları tefekkür ettikçe bize ne oldu sorusunun cevabı acı acı beynimde zonkluyor. Maalesef ülkemizde ne özelde nede resmi olarak bu nasihat ve terbiyeyi verecek tam anlamıyla bir kurum yok. Olanlara da irtica yaftasını yapıştırıp kapılarına kilit vuruyoruz. Elbette tasavvuf adına çıkan sahtekârlar, kalpazanlar var tabi paranın kalpazanı olduğu gibi. Fakat asırlarca tasavvuf terbiyesiyle yetişen milletimiz Mevlanalar, Yunuslar, Hacı Bektaşi Veliler ve onların yetiştirdiği nesiller sayesinde dünyaya hükmetmişler. Ve her devirde Mevlanalar vardır. Sizi fazla yormadan bir büyük erenin bizlere ve bilhassa şahsıma ve nefsime kabul ettiğim nasihatlerine kulak verelim:
Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin. Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Önce temeli at sonra üzerine binayı çık. Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt. Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et. Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap. Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur. O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır. Eğer bir kötülüğü nefsin için, halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun. Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.
İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu. Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası. Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya. Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte. En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de ahiret azığını toplamakta acele et...Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz. Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız. Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.
Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını... Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun. Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin? Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın? Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır. Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak... Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz. Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyor musun? ... Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu? ... İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok... Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı? Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir. Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli. Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde. Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım. Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek? O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur. İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım, O’nun eteğini bırakmayalım.
Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın. Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır. Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır. O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır. Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.
Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter.
“ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.
Hiçbir söz amelsiz ve ihlâssız kabul edilmez. Kâinatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir. Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma. Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin. Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum. Ayık ol, sonra felaket büyük olur. HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı? Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur. Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez, bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez. Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez. Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar. Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma. Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.
Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş? Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin. Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su.Sonrası ne olacak malum...Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık. Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı? Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin. Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın. Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz, sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa... Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,” buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez. Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu? O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? O’nu HAK tarafına çağırman nerede?
Bunların hiçbiri sende yok. Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek. Aklını başına al. Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz. Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin? Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap... Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu. Sana yakışır mı bu düşünceler? Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba? Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda. Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak. Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun. Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun. Ama yakında elinden alacaklar.
Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin. Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir. Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi. O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim? Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun. Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler. Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır. Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır, sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar. Çağırsan yardımına koşan olmaz. Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman, O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.
Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH. Bunlar seni RABBİNE ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.
Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın ama çok geç...Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı, ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz. Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.
Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan; varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi; ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla…Merhaba isimli şiirimle sizleri selamlıyorum…
Merhaba
Çağdan çağa iz bırakan yiğitler,
Geçmişini görenlere merhaba…
Tez yetişin rubaîler, beyitler,
Hak sırrına erenlere merhaba…
Üç kıtada at koşturan atlılar,
Ak mazide duranlara merhaba,
Kına yakıp hep kefensiz gittiler,
Al yazmalı törenlere merhaba…
Geçtiğimiz yüzyıl belki de dünyanın en büyük zorbalıklarına, en büyük sevinçlerine ve kalkışmalarına tanıklık etti. Ne yazık ki bugüne, geçtiğimiz yüzyılda bitmemiş hesaplarımızı taşıyarak giriyoruz.
Günümüzde çelişkilerin, çarpıklıkların ve toplumsal parçalanmanın giderek derinleştiğinin ayrımına varmamak mümkün değil. Görmek ile farkındalığın arasında ki ince çizgi ise ancak yüzümüzde bir tokat gibi çarpan görüntülerin eşliğinde ortadan kalkıyor. Gördüğümüzü fark etmek zorunda kalıyoruz. Bir süre bu farkındalık tartışılıyor. Çözüm yolları konuşuluyor. Sorunlar ortaya konuluyor. Sonra belleğimizi meşgul eden başka konulara yöneliyoruz. Bilince çıkardığımız ancak çözemediğimiz sorunları biriktirerek.
Parçalanma gündelik hayatımızın bir parçası artık. Çelişkilerle yaşamak ve çelişkilerin sürdürülebilirliği günümüzde temel tartışma başlıklarından biri durumunda. Ve bunu gündelik hayatın mekânlarında yani kentlerde duyumsamamak olanaksız. Ancak; kanıksamak mümkün.
Suç oranlarının giderek artığı, sosyal dışlanmanın yüksek boyutlara ulaştığı, yoksulluğun sokaklarda kol gezdiği bir dönemde, gazetelerin üçüncü sayfa haberleri dışında bizi gerçekliğin tanıklığına yöneltecek araçlardan yoksunuz. Yazılı ve görsel medya topluma gerçekleri değil göstermek istediğini sunuyor. “Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi. Her açıklama, her haber, her düşünce daha önce kültür endüstrisinin merkezlerinde biçimlendirilmiş olarak geliyor bize” Ancak büyük kalkışmalar, artık gözlerden saklanması mümkün olmayan olaylar, sorunların kamuoyununun önüne tartışılıp tüketilmesi için (çözülmesi için değil) getirilmesine olanak sağlıyor.
Peki, sürdürülebilir yoksulluğun, parçalanmışlığın, güvensizliğin ve dışlanmışlığın sokaklarında biz tüm bunların sürmesini gerçekten istiyor muyuz? Yaşadığımız kenti, ülkemizi, evimizi, yaşantımızı bir kriz yönetimi ile sürdürmek ne kadar sağlıklı. O yüzden bizim gerçekten bir sürdürülmezliğe ihtiyacımız var. Sorunlarla yaşamaya değil, sorunları enine boyuna yatırıp, bunları nasıl ortadan kaldıracağımızı bulmaya ihtiyacımız var.
Peki, bunun olanakları nasıl yaratılabilir? İşte kritik soru bu. Turgut Uyar ne güzel yazmış:
Thomas More, kendisinden sonra gelen bütün “toplum mühendislerini” etkileyecek bir kavram olan ütpya sözcüğünün isim babası olmasaydı, belki de yalnızca İngiliz siyasi tarihinde bir madde olarak kalacak ve onurlu mücadelesi pek bilinmeyecekti. Oysa, 1478 doğumlu Sir Thomas Moore, Kral’a, hayatı pahasına da olsa HAYIR demesini bilen ve inançlarını hiç bir baskı altında değiştirmeyen bir kişiydi. Farklılıkları daha Üniversite eğitimi sırasında belirmeye başlamıştı. Oxford’da Grekçe ile tanışmış ve Grek düşüncesini yeniden araştıran İtalyan Rönesanssına sempati duymuştu. Bu eğilimi ailesi ve otoritelerin tepkisini çekince, dostu Erasmus’un da etkisiyle hukuku seçti. 1504 ise, parlamentoda - VIII.Henry’nin vergi isteğine karşı çıkan- muhalif bir üyeydi. 1514’de şövalye de oldu.
Kral, pek hoşlanmamakla birlikte, giderek popülerleşen, bilgisi ve tavırları ile sivrilen More’la ilişkilerini sıcak tutmaya çalıştı. Önce Adalet Bakanlığına getirildi More. Ancak, mahkemeye işi düşenlerden hediye almayı reddederek teamülleri çiğnedi! Ardından Kral’ın boşanma isteğini reddetti. Böylece sarayla arası açıldı ve 1532’de istifa etti bakanlıktan. Davet edildiği evlilik törenine de katılmadı. 1534’de VIII. Henry’nin parlamentodan geçirdiği “Üstünlü Yasası”nı da inançlarına ve hukuka aykırı bulduğu için kabule yanaşmadı ve kralın papadan üstün olduğuna dair yemin etmeyi reddetti. İpler gerilmiş, kılıçlar çekilmişti artık. Suçu idamı gerektirmiyordu, ancak yalancı tanıklıklarla “vatana ihanet ettiği” saptandı..! Tavrından vazgeçerse affa uğrayacağı söylendiği halde, inançlarını çiğnemedi, vicdanının sesine uydu ve başını cellada vermekten imtina etmedi (1535). Gerçek bir aydındı Thomas More...
Kavram olarak Ütopya
Kuzey ülkelerinde Rönesans, İtalya’dan sonra başladı ve hemen reformla karışmış bir duruma geldi. Bu nedenle dinsel etkilenmişliği vardı, anarşist ve ahlakdışı değildi. Tersine sofuluk ve kamu erdemiyle ilişkiliydi. Bu akımın örnekleri aynı dönemde yaşamış ve arkadaş olan Erasmus ve Sir Thomas More’dur. İkisi de meslekten filozof değillerdi, sistematik her şeye karşı hoşnutsuzluğu temsil ediyorlardı ve Skolastiğe olan tepkiyi belirleyen de bu hoşnutsuzluktu.
Konuya balıklama dalmadan önce, sözcüğün sözlüksel bir tanımını vermek istiyorum. Ana Britanica’nın Ütopya maddesi şöyle ; “yaşayanlarına kusursuz bir düzen içinde var olma olanağı sağladığı kabul edilen ideal ülke”. Kelimenin çağrışımı ise, “olanaksız ölçüde idealist” reformcu görüşlere temel olmuştur(tabii buradaki idealizmi felsefi idealizmden ayırmak gerekiyor). Sözcük ilk olarak Sir Thomas More tarafından 1516 yılında telaffuz edildi. Terimi yunanca qu (değil) ve topos(yer) sözcüklerinden türeten More, olmayan yer anlamına gelen sözcüğü, bütünüyle akıl yoluyla yönetilen ortak mülkiyete dayalı bir kent devleti olarak betimledi.
Yani, ütopya üretilmiş bir sözcük, ama kavramsallaşması ile birlikte, beklenmedik bir etki yaratmış. Onun üstüne herkesin farklı anlamlar yükleyişi basit bir dilsel olanaksızlıktan değil, toplumsal tasarımlardaki karşıtlıklardan geliyor. Gündelik konuşmalarımızda hayalcilik gibi kullanıyoruz bu sözcüğü, ama felsefi, siyasi ve ideolojik kuruluşları biraz farklı. Oralarda hayal ve gerçek birbirine karışıveriyor. En büyük ve etkili ütopyalar olarak, çok ya da tek tanrılı, cennet ve cehennem tasarımlı dinleri, bu hayal ve gerçek karışımı için örnek olarak göstermek mümkün. Thomas Moore’un bu kavramı kullanışından önceki tarihsel dönemlerde de -adı din ya da felsefe olsa da- ütopyacı anlayışları bulup çıkartmak hiç de zor değil. Bu tarih neredeyse yazının/mağara resimlerinin tarihi kadar gerilere uzanıyor.
More’un Ütopyası
Thomas More’un “Ütopya”sı, roman sanatının henüz ortaya çıkmadığı o tarihlerde, bir anlatı metni olarak kurgulanmıştır ve Kolomb’un keşiflerinin etkisiyle yazılmış ilk kurgusal metin olması nedeniyle de ilginçtir. Ütopya, Güney yarım küresinde bir adadır. Hikaye, bu adada yaşamış bir gemicinin, ada halkının kurduğu düzeninin mükemmelliğini Avrupa’ya tanıtması biçiminde sürer. Böylece More, hem İngiltere’deki iktidarın mutlak olamayacağını belirtir, hem de olması gerekenleri işaret eder. Siyasi ve ekonomik hayatı yeniden kurgular.
“Ütopya”, devletin ilk mimari tasarım olarak da ilgiye değer; Bu ada devletinde, hepsi aynı plana sahip 54 kent var ve sadece başkentin planları değişik. Bütün cadde genişlikleri aynı (10 metre kadar). Herkesin evi aynı stilde. Evlerde bir sokak bir de bahçe kapısı var ve kilit yok. Herkes istediği eve girebilir, damlar da düzdür. Sahiplik duygusu olmasın diye 10 yılda bir ev değiştirilir. Köylerde her biri 40 kişiyi barındıran çiftlikler bulunur ve şimdi More’nun eşitliğinin sınırına geliyoruz, bu 40 kişiden ikisi köle! Her çiftlik yaşlı ve bilge olan bir kadın ve bir erkek tarafından yönetiliyor. Evlerin bile bu denli aynı olduğu adada elbette kılık ve kıyafet de belirlenmiş, herkes daha doğrusu her kategori yaz kış aynı türde giyiniyor. Bir giysi yedi yıl dayanacaktır. Çalışma sonunda giyilen yün harmaniyeler(pelerin) de aynıdır ve doğal yün rengindedir.
Tanıtımı More’un cümleleri ile sürdürürsek; “bizim toplumumuzda kadınlar, rahipler, hizmetçiler, dilenciler çoğunluk yararlı bir iş yapmaz. Zenginlerin varlığı dolayısıyla da gereksiz lüksler için çok emek harcanır. Ütopya cumhuriyetinde bunların önüne geçileceğinden çalışma 6 saat olarak belirlenmiştir. Eğer artık değer ortaya çıkarsa, günlük çalışma saati kısıtlanır. Aile ataerkildir. Evlenen oğul babasıyla oturur. Eve sığmazsa yeni bir eve aktarılınır. Kentler büyürse yeni bir kent kurulur. Hayvanların öldürülmesi, özgür yurttaşlar zalimliği öğrenmesin diye kölelere havale edilir. Yemek kamuya ait salonlarda yenir ve buradaki ayak işlerini de köleler görür. Evlenirken hem erkeğin hem kadının bakir olması esastır. Demirin olmadığı adada bunu sağlamak için dış ticaret yapılır. Savaş zaferleri ile övünülmez, ancak zorunluluk halinde savaşa girilir ve mümkünse paralı askerler tutulur. Altın ve gümüş birikimi savaş için yapılır. Gündelik hayatta ise altın ve gümüş oturak ya da hayvan zinciri olarak kullanılır ki nefret edilsinler. Mutluluğu zevkte bulan bir ahlak ve çilecilikten uzak bir dinsel tutum söz konusu. Kadınlar da rahip olabilir, rahipler onurlandırılır ama toplumda güç sahibi de değillerdir. Tanrıya inanmayanlar yurttaş sayılmaz ve siyasal yaşantıya katılmazlar ama hiçbir bakımdan rahatsız edilmezler.
Görülüyor ki More’un ütopyası şaşırtıcı ölçüde liberal ve o ana dek Hıristiyan dünyasında görülmedik derecede laiktir. Komünizm tasarısı ise pek önemli değil, çünkü ondan ne anlaşıldığı belirsiz ; üstelik bu tarz bir komünizm pek çok dinin söyleminde de fark edilir. Mesela, Müslümanlığın cennet tasarımını bile göz önüne getirirsek, mülkiyet ilişkilerinden söz edilmeyen eşitlikçi bir yaşantı algılarız. Buradaki liberal düşünceler; savaş, dinsel hoşgörü, yumuşak cezalar, hayvanların öldürülmesine karşı duyulan irkilti incelendiğinde ortaya çıkıyor. Sanki kendi geleceğini okumuşçasına, More, “Ütopya”sına, hırsızlığa ölüm cezası verilmesini eleştiren bir kanıtla başlar.
Her ütopya, kendi çağının toplumsal koşullarının bir eleştirisi niteliğini barındırır. Dinsel bir inançla, yaşanan kötülüklerden, Hıristiyanlığın başlangıcındaki eşitlikçi görüşlerle arınılacağı öğretisine inanan Thomas More, siyasi iktidarın tek elde toplanmasına ve sınıfsal imtiyazlara karşı çıkan bir metin yazmıştır. Ne var ki, ilk bakışta eşitlikçi görünen bu ütopyanın da altını kazıyınca, bir çok ütopyada olduğu gibi, bireyi yok sayan ve tek tipleştirici bir toplum mühendisliği ile karşılaşırız. Toplumda farklılığa yer yokmuş gibi görünür, ama yönetimle ilgili kişiler bilgililer arasından seçilir. Yani ütopik de olsa, bilginin topluma yayılacağı düşüncesi öne sürülmez. Buradan, soylu kesimin yoksul halkı ne denli küçümsediği çıkarılabilir. Toplumun en hümanist ve aydın insanları bile, toplum tasarılarında sınıf farklılıklarını bir biçimde ortaya koyuyorlar. Ancak, 1518 yılında yazılmış bu metni kendi dönemindeki düşünceler, yasalar ve inançlar eşliğinde değerlendirmek gerekir. Buradaki tek tipleştirmedeki abartı, dönemin soylularının debdebesi ve toplumun büyük yoksulluğuna bir tepkidir mesela.
Thomas More’dan sonra da bir çok ütopya yazıldı. Hatta, kimilerine göre Marx’ın komünizmi de bir ütopyaydı. Ütopya yazımının seçkinciliğine karşı anti-ütopyalar da üretildi. Ama, yapısı ne olursa olsun, “toplumsal ütopya, yoksul sınıfların ayrıcalıklı sınıflara ya da düşünen insanın varolan düzene karşı duyduğu hınçla başlar ama onu aşarak yeni toplum modelini çizer; yeni toplumun varlığını geçmişte ya da gelecek içinde, boşlukta bir yere yerleştirir, zamansa belirsizdir. Bu yeni toplum varolanın negatifidir. Bu düşünce çağının insanlarını devrimci eyleme çağırmamakla birlikte, mutluluk arayışı içinde, kurulu düzenin yıkılması için çalışır ve ara sıra yolunu şaşırmış olsa da her zaman bir değişiklik gereğini dile getirir”.
Birkaç ay önce sizlerle ilk buluştuğumuz yazı. Moğolistan'daki Türk Okullarının Genel Müdürü, fedakar öğretmenimiz Adem Tatlı'nın aramızdan uçup gitmesi vesilesi ile kaleme almıştık. Ben ona ve onun gibi, bayrağımızı gurbet ellerde dalgalandıran yiğitlerimize, Şair Osman Sarı'dan esinlenerek “önden giden atlılar” diyorum…
Bir grup adanmışlar topluluğu onlar.
Geride toz duman bırakarak, geceleri kıvılcımlar saçarak durmadan koşarlar. Kendilerini bütün bir insanlığa adamışlardır.
Ne büyük fedakârlıklar yaptıklarını düşünürdüm de gözlerim dolu dolu olurdu ama bu hislerin başka gönüllerde nasıl yankılandığını pek bilmezdim. Tâ ki geçen gün bana ulaşan görüntüleri izleyinceye kadar.
Elazığlı iş adamları, “önden giden atlılar” adında bir gece düzenlemişler. Geceden çekilen görüntülerden, gurbetteki küheylanların anne-babalarını izledim, içten gelen sözleri dinledim. Asıl en büyük fedakârlığın, bu isimsiz kahramanlara ait olduğunu fark ettim. Kim bilir evlatları için ne hayaller kurmuşlardı. En çok ihtiyaç duydukları zamanda, bağırlarına taş basarak uğurlamışlardı evlatlarını, adını bile ilk defa duydukları ülkelere.
Okul sırası taşırken merdivenlerden düşüp şehit olan küheylanımız, Cengiz Demirel'in anne babası da oradaydı. Koşarken çatlayan bu küheylanın mezarı Harput'un yamaçlarındadır.
Bir küheylan yere düşerken, bin küheylan yola düşer o gece Harput diyarından.
Bu anne-babalar, küheylanlarını kınalayıp, önden giden atlılara katıyorlar.
İşte o gecenin ve o kutlu kervana adanan bir kınalı küheylanın öyküsü daha:
“9 Aralık Cumartesi akşamı ELGİAD'ın, Elazığ'dan beş kıtaya, 'ÖNDEN GİDEN ATLILAR' programının davetiyesini aldım. Bir dostum aracılığı ile gelen davete icabet etmekte tereddüt ettim. İşin doğrusu programın ne olduğunu anlayamadım. Bu program neyin nesidir? diye sorduğum dostlarım da bilmediklerini söylediler. Merak ettim, işimi gücümü bırakıp eşimle birlikte hasta halimle programı izlemeye gittim.
Kalabalığı görünce merakım iyice arttı. Bir köşeye oturup beklemeye başladık. Elazığ'ın ne kadar tanınmış işadamı ve siması varsa oradaydı. Rengârenk bir korodan İstiklal Marşımızı dinlerken tüylerim diken diken oldu. Siyah, sarı, beyaz, çekik gözlü envai çeşit milletten çocuklar hem Türkçe konuşuyorlar hem de marşımızı bizimle birlikte en içten nağmelerle söylüyorlardı.
Daha ilk anda şoka girmiştim. Eşim iki de bir ikaz ederek beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama nafile… Bundan sonraki fasıl dünyalara değerdi. Necip Fazıl, S. Hakim Arvasi'yi gördüğü ânı 'zaman donacak kadar güzeldi' diye tarif eder. Bulunmaz ve yaşanmaz bir ân olduğunu böyle anlatır.
Daha sonra sahneye Anne ve Babalar çıktı… Kimi ABD, kimi Endenozya, kimi Meksika, kimi Afrika ve Bakü'den olmak üzere internet üzerinden yapılan bağlantı ile izlettirilen görüntüler beni hayallerimin ötesine götürdü… Meğer internetten izlediğimiz öğretmenler, bu ülkelerdeki Türk Kolejleri'nde görev yapan Gakkoş öğretmenlerimiz, sahnedeki anne-babaların gurbetteki evlatlarıymış… Kimi 5, kimi 7 senedir gurbetteymiş. İnsanlığın huzur için çıktıkları yolculukta, oralarda da dilimizi konuşarak, bayrağımızı dalgalandırarak bize selam yolluyorlar.
Onlar ekranda konuşurken sahnedeki analar iki göz iki çeşme ağlıyor, biz de bu âna, yani tarihe tanıklık ediyorduk. İşte o an yüreğim daraldı, utancımdan yüzüm kızardı. Başım öne düştü. Ağlıyorum ama başkalarının ağladığı bu mukaddes tabloya değil, utancımdan ağlıyordum. Çünkü 2 ay önce yeğenim evime biraz daha yakın olsun diye bir milletvekilimizden aracı olmasını istemiştim…
Ya şimdi… Uçakla bile 10-12 saatle gidilebilecek yerlerde benim aslan gakkoşlarım, insanlık için bayrak bayrak dalgalanıyormuş da haberim yokmuş. Ya o anne-babalar…! Hepsinin ellerinden öpüyorum.
Hele en son çıkan şehit öğretmenin ailesi vardı ya… Bittiğim andı. Kazakistan'da öğretmenlik yaptığı okulda sıra taşırken merdivenden kayarak sıraların altında kalan şehit gakkoş! Yanlış hatırlamıyorsam adı Cengiz Demirel'di. Ekrana Harput'taki mezarının görüntüleri yansıdı. Benim Harput'umun bağrına ekilmiş bir sümbül gibi gülümsüyordu…
Dilim tutuldu, inanın böyle bir hizmetten haberim yoktu. Herkesi kendim gibi zannediyor, kendi telaşında diye düşünüyordum. ELGİAD'ın gecesi (söylemezsem haksızlık olur) benim kırılma noktamdır. Laf üretenlerle iş üretenlerin, Sera ve Süreyya misali farkını gördüğüm andır.
Dini, dili bizden olmayan gurbet ellere evlatlarını feda edenlerle, köyden merkezdeki bir okula yeğenini aldırmak için uğraş veren benim gibiler, hakkımız olmadığı halde aynı salonu paylaşıyorduk.
Geceyi düzenleyenler çok anlamlı bir güzellik daha yaptılar; her aileye oğlunu temsilen bayrak verdiler ve dediler ki: “Evladınızı size hatırlatacak daha kutsal bir şey bulamadık. Kimi karlı dağlarda, kimi kızıl çöllerde Nazlı Hilâl gibi dalgalanıyor onlar. Mukaddes hilâlimizi en şerefli biçimde temsil ediyorlar. Onları ancak böyle hatırlatabiliriz” diyerek, al bayrağımı öperek anaların mübarek ellerine bıraktılar.
Beni davet eden arkadaşıma da teşekkürler. İyi ki gelmişim önden giden atlıları görmeye…
Onlara buradan bir müjde vermek isterim. Bunu da bir hediye olarak kabul etsinler. Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde onları bir atlı daha bekliyor. Bir oğlum var, herhangi bir Türk Koleji'ne kabul ederlerse, -asil soyum adına- onunla iftihar edeceğim.
Gayret edin!
Sadece bir bayrak değil, bin bayrak daha dalgalanmak için rüzgar bekliyor.”
İbrahim Öztürk / Elazığ Böyle bir geceyi ilk defa izleyen İbrahim Beyin duyguları…
Ne demiş değerli sanatçı Ersen, “Kuzey'in gardaşları varsa, Erzurum'un da dadaşları var”. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, Elazığ'ın da gakkoşları vardır. Anadolu aslanlar otağıdır.
Aksanları ayrı da olsa, aslanların kükreyişleri hep aynıdır.
O kadar da karışık değil işler sevgili zamane... Dört işlemden daha azına ihtiyacın var yaşamı anlamak için. Elinle ortadan ikiye bölebilirsin yaşamı. Bir tarafa “elinde olan”ları koy; yani sahip olduklarını. Diğer tarafa “elinde olmayan”ları; sahibi olamadıklarını.
“Elde ettikleri”ni “elinde tutmak” için kalbini yoruyorsun, terliyorsun, kapıları kilitliyorsun, ıssız sokaklardan uzak duruyorsun, cebini boşaltıyorsun. Elden çıkardıklarını kendinden uzak tutmak için çöp torbaları dolduruyorsun.
Yaşama dair söylenen onca karmaşık sözleri unut ve yalnızca bunu hatırla: Elinle ikiye bölebilirsin her sahneyi. Vazgeçemediklerinden vazgeçtiklerine doğru dağılarak, çözülerek, seyrelerek, eskiyerek akar hayat. El üstünde tuttuklarını elden çıkarılası şeyler eyler akreple yelkovanın birbirine dolanışı. Öylesine usulca, öylesine suskunca akar ki zaman nehri; bir de bakarsın ki elden çıkarılmışlar denizine dökülmüş sevdiklerin. Öylesine sinsice, öylesine hissettirmeden yanar ki zamanın kızgın koru, sonunda anlarsın ki üzerine titrediklerinin küllerini bile yakmış saydam alevler.
“Elinde avucunda olan”dan ibarettir mülkiyetin. Senin adına kayıtlı, senin adına çoğalan kabarık rakamlar olsa da, sen “elinin yetiştiği yer”de yaşarsın, elinde olanları tadarsın. Seni çoğaltmıyor banknotların üzerindeki rakamlar! Seni yeni/den var kılmıyor senin adına çoğalanlar. Vitrinler sana alamayacağın/alamayacağını anlayacağın/almak için çırpınacağın/alamadım diye yakınacağın/alsan da daha yenisine tav olacağın/aldığını da yenisi çıkar çıkmaz aşağılayacağın parıltılar sunuyor.
Hesap basit sevgili zamane!
Elinle ikiye bölebilirsin zamanı.
Dün “elden gitti”. Yarın “ele geçmedi”. Elde var bugün. Elden giden ile elde olmayan arasındasın bugün. Elde olan elden gidiyor. Elden giden bir daha ele geçmiyor. Elin de elindekiler de zamanın nehrinde akıyor, eriyor, bitiyor, tükeniyor, azalıyor. Sor kendine: Elinde kalacak mı elindekiler? Ve sonra: Elindekiler kalsa ellerin kalacak mı?
Gülüp geçmelisin ürünleri üzerine “genç” etiketi yapıştırıp seni tüketmeye çağıranların iltifatlarına. Aslında seni hesaba katmıyorlar. Billboardlara sarkan hayaller, posterlere taşan yüzler, seni cebindeki kâğıtlar üzerinden hesaplıyor. Seni yeni yeni tasarladıkları görüntülerin kafesine tıkmaya çalışıyorlar. Saçın böyle parlarsa, daha mutlusun. Falanca model cep telefonuyla görünürsen, daha önemli sayılırsın. Ayakkabının üzerinde şu logo olursa, ayrıcalıklısın. Şu ünlü gibi giyinirsen, pek akıllısın!
Görünmeye özendiriyorlar seni. Sadece görünmeye. Göründüğün kadar önemli olduğunu fısıldıyorlar kulağına. Varlığını görüntünün sığlığına sığdırmaya çalışıyorlar. Görüntü özne yapmıyor seni; başkalarının bakışına nesne yapıyor, o kadar. Başkalarının önemsemesi kadar var olmaya başlıyorsun böylece. Sığ ve kaygısız, vefasız ve güvensiz bakışların ucunda sürükleniyorsun. Başkaları ölçüp biçiyor varlığını. Başkalarının gözünden düşüp düşmemeye göre ayar ediyorsun kalbini. Başkalarının gözlerine gömüyorsun kendini!
Bak, nasıl da koşturuyorlar seni. Önce elinde olmayanlara özendiriyorlar seni. Özendiğini elde ettin diyelim. Çok geçmeden, elinde olandan tiksinmeni istiyorlar. Yenisine acıktırıyor seni. Seni takmıyorlar aslında. Seni, yani senin mutluluğunu. Öyle olsaydı; elindeki ne güzel derlerdi sana. N’olur, kal böyle, bak nasıl da güzelleştirdik seni, deyip kenara çekilirlerdi. Nasıl da mutlu ettik seni, derlerdi. Sevindirdik seni, seni sevindirmekle biz de sevindik, derlerdi. Pırıl pırıl olurdu gözlerinin içi. Seni yeniden “elde edilecek”lerin peşine düşürmezlerdi. Hazır, mutlu olmuşken, yeni bir gereksinim açlığı ile doymuşluğunu paramparça etmezlerdi. Hayâlindekine henüz kavuşmuşken, önüne yeni bir hayal kırıklığı koymaktan çekinirlerdi. İncitmekten korkarlardı huzurunun incecik kanatlarını.
Şimdi dur ve yeniden yap hesabını:
Bir tarafa “elinde olan”ı koy; yani sahip olduklarını. Bir tarafa “elinde olmayan”ı; sahip olmadıklarını. İkisi arasında koşturuyorlar seni. Sahip olamadıkların listesinin sonunda “şimdi bütüne ulaştın” notu yok. Bırak “sandukadaki şeytan masalını” “eşikte bekle/yen menzil taa içinde”… Hepsi bu! ..
SENAİ DEMİRCİ
Edebik.Com da yeralan bilgilerin
her hakkı,aksi belirtilmediği sürece edebik.com a aittir. Edebik.Com bir
kültür-düşün sitesidir. Kuruluş amacı kültürel alış-veriştir. Kâr amacı
gütmemektedir. Sitemizde yeralan tüm bilgi, içerik yalnızca kültürel
alış-veriş amacıyla yayınlanmaktadır. Sitemizde bilgi niteliğindeki her
türlü içerik kaynak gösterilmek kaydı ile izne gerek duyulmadan
yayınlanabilir.