internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.
AnaSayfa | Edebik Şairleri | Yazarlar | Kitaplar | Kitap Türleri | Kütüphanem | Ne Nedir? | Tartışma | Forum | Yayınevleri | Haberler | Kültürel Alş. | İletişim
Edebik Kalemleri
Hoş geldiniz.
Kendinizi Yazar olarak mı nitelendiriyorsunuz? Yazdığınız yazı, öykü, hikaye... tarzında yazılarınız mı var! Buyurun, bizlerle de paylaşın!
Bu forum alanı kendini Yazar olarak nitelendiren üyelerimiz için düzenlenmiştir.
Yazdıklarınızın genel ahlak kurallarına aykırı olmamasını rica ederiz.

Bu forumda bir günde sınırsız adet konu açabilirsiniz. Forumda açılmış konulara sınırsız adet cevap yazabilirsiniz. Açılan konular (en az) sınırsız karakter uzunluğunda ve cevaplar da (en az) sınırsız karakter uzunluğunda olabilir.

Bu forumda yeni konu açmak için tıklayın »
[1] 2 3 4 6 7 10 11 13 16 19 21 22 25 28 31 34 37 40 43 46 48 İleri »
U      Ramazan bayramınız mübarek olsun....
...

   bambu (03.09.2010 - 18:41:01)
Bu Konuya Henüz Cevap Yazılmamış (0)
 Cevap Yaz

ÖYLESİNE BİR MEKTUP...

Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var. Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.

Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu,diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?

Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.

Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.

Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Yapış yapış, vıcık vıcık bir yalnızlık bu. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.

Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başı içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.



Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.

“Yine zamansız yağmurlar” dedim, “Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları” dedim, “Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?” dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum da.

Neler yazmışım diye merakımdan.

Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

Can DÜNDAR


ë ..............

   seçkin gündüz (20.07.2010 - 09:44:56)
Cevap Yazanlar(1)
Ruh Hackeri
 Cevap Yaz

Sevgili Önbilici-Seçkin Gündüz

Sevgili Önbilici ,

‘O seni bir gün üzecek,’ diye sürekli uyarıyordun.
Kızıp küsmüştüm sana.
Üzdü.
Ama ölerek.
Bağışla , diyemiyorum . Yazdıklarımı da okuyamayacaksın , biliyorum. Yoksun.


Seçkin GÜNDÜZ


ë

   Nuran (28.01.2010 - 18:04:04)
Cevap Yazanlar(5)
Nuran, Deniz Yıldızı, Şükriye, Karaca Serin, zuhurberk junior
 Cevap Yaz

KOZADA BİR KELEBEK

Sustu.

Üşüyordu...

Yavaş yavaş kar yağmaya başlamıştı. Dışarıdaki soğuk içeri kadar girmiş, yüzlere yerleşmişti. Fırtına öncesi sessizliğin tam tersi, fırtına sonrası bir sessizlik yaşanıyordu. Hiç beklenmedik bir anda esen rüzgâr şiddetini artırmış, kıyıda köşede ne kadar kırıntı varsa getirip ortaya sermişti. Her kırıntı denizden kopup kıyıya vuran dev dalga gibi suratlara çarpmaya başlamıştı. Ele alınan her kırıntı, dökülen her cümlede kocaman bir yüke dönüşmüştü, ortak yaşam sonucu ortaya çıkan bu yükü nedense kimse sırtına alıp taşımaya yanaşmıyordu. Sessiz yaşamların ardında ne çok çığlıklar atılıyormuş meğer. Gözlerden fışkıran volkan bağrında ne çok lavları biriktirmiş meğer. Bakışlara yerleşmiş nefretin her sattı açığa çıkmaya başlamıştı. Meğer ne çok kelime birikmiş taş yüreklerde. Meğer bir yüz ne çok yüze maske olmuştu, kocaman sözcükler kapanmak bilmeyen ağızda dönüp duruyor, dökülen her kelime taş darbeleri gibi can yakıyordu…

Sustu.

Düşünüyordu...

Uğruna savaştığınız bir hayatınız yoksa uğruna öleceğiniz bir yaşamınız da olmamış demektir. Anlamı ve değeri olmayan böyle bir yaşama anlamlar yüklemek hiç de doğru sayılmazdı. İnsanın hayalleri olmayınca peşinden gidecek izleri de olmuyor. Sıradanlıklar içinde bir yaşama adım atınca sessizce söyleyecek tek bir şey kalıyor. “Hayat devam ediyor işte. Her şeye rağmen hayat devam ediyor.” Bunu tekrarlayıp derin nefesler çekmenin vakti değildi. Geleceğe dair ipucu vermeyen derin iç geçirişlerin sebebini bulmak gerekiyordu. Anladım ki insan kendi yaşamına sahip çıkamadığında birisi onun yaşamını sahiplenip yaşamaya başlıyor ve bitirip boş paketi önüne atıveriyor. Arada bir göğüste biriken taşlaşmış kelimeleri söküp atmak gerekiyor. Suskunluğa sebep o ağır kelimeleri… Bir kar tanesi kadar ömrün bir varmış bir yok muşlarındaki boşlukların neyle dolacağını bilmek gerekir…

Sustu.

Seyrediyordu.

Kar hala yağıyordu. Yağmuru taşımaktan yorulmuş bulutlar fırtınanın sonunda içinde ne varsa boşaltmaya başlamıştı. Sağanak halinde yanaklarından aşağı süzülen damlalara müdahale etmeye niyeti yoktu. Onca fırtınadan sonra deniz suyu kıyıya çarpa çarpa sakinleşmişti. Fırtına dinmesine rağmen dalgalar kıyıya köpük taşımaya devam ediyordu. Kızgın ağızdan çıkan lavları söndürmeye kocaman deniz suyu anca yetmişti. Deniz de bulutlar gibi sakinleşmeye başlamıştı. Dalgalar kararsızca önce çekiliyor sonra ayağı soğuk suya değen bir çocuk gibi aniden geri dönerek kıyı ile buluşmasının tadını çıkarıyordu. Bir kaç tekne iple kıyıya bağlı. Teknelerden biri az önceki fırtınada yara almış. Teknenin görüntüsü de aynı sakin ama kararsız deniz dalgası gibi belirsiz, biraz gidiyor, duruyor, ardına bakıyor sonra geri dönüyor. Sanki iki arada kalmış gibi. Sanki alacağı her iki karardan da korkuyor gibi. Kazanacaklarının ya da kaybedeceklerinin muhasebesini yapıyor gibi. Artık beklemenin bir anlamı yok. Artık karar verme zamanı gelmişti. İpinden kurtulup denizleri görecek, okyanuslara doğru yol alacaktı. Kalıp çürümek yerine aldığı yarayı sarmaya başlayacaktı.

Sustu.

Son nokta.

Dönüm noktası! Başlangıçlar hükümdarı… Etrafına bir kez daha dikkatli baktı. Bavulunu açtı. Dolaptan geçmişini çıkardı, hepsine tek tek baktı. Yaşanmışlıklarına dokundu, Hatırlayamadıklarını hatırlamaya, unuttuklarını anımsamaya çalıştı. Buğulu camdaki izleri eliyle siler gibi bütün geçmişini hiç tereddüt etmeden bir anda sildi. Taşlaşmış kelimelerin hepsini söküp attı. Kangren olmuş sözcükleri kesti. Toparlayamadığı, söylediği halde bir türlü bitmek bilmeyen bütün cümlelerini tamamlayıverdi. Bir anda çözülmeye başladı. Sıcağa teslim olmuş kar tanesi gibi hissetti kendini. Sonra etrafına ve yatağın üzerine koyduğu bavuluna dikkatlice bakmaya başladı, Bavul aldı içine yerleştirdiği bütün geçmişini tek tek boşalttı, bavulu aldığı yere geri koydu. Hiçbir şey almadan odadan çıktı, yürüdü, kapıyı açtı, dışarı çıktı ve kapıyı kapattı. Geceye yaslanarak, sokak lambasının aydınlattığı yolda yürümeye başladı.



Nuran

Yayınlanmıştır.


ë pozitif

   KaraZuzu (22.01.2010 - 03:10:30)
Bu Konuya Henüz Cevap Yazılmamış (0)
 Cevap Yaz

TERAPİ NOTLARI 2

MAVİ AJANDA:Terapi notları 2

Yarım saattir oturmuş kalan son tırnaklarımı kemiriyorum.
Özenli bir iştahla.Gazeteleri okumak gelmiyor içimden.
Radyoyu açmak ta.oysa bu sabah; zımba gibi gelmiştim
ofise.Kartal şişli güzergahını son yirmiyılın rekorunu kırarak sıfır küfürle geçmiştim.Ne olmuştu ki böyle birden.
Tuhaf, camı açıp, koltuğun çekyat olabilme ihtimalini bilmem kaçbininci kez testettim.Yan binaların birinden solist sıvacının sesi yükseliyor.Denizine kavuşamamış gür
ırmaklardan biri daha.Ne acı.İşbilir bir menajerin elinde şehrin muhtelif yerlerine asılı posterlerinden gülümseyebi
lirdi.cırtlak renkli takım elbisesi de sırtında.Elimizden gele
ni esirgememeliyiz.Dedemin sevdiği sakızlardandı:Çok veren maldan,az veren candan”.Camı kapattım.
Mavi ajandanın fısıldadığına göre, beş on dakika içerisinde
Bay (A.D) yi ağırlayacaktı malikanemiz.en üst çekmeceyi
açıp beyaz kağıtlardan birini önüme çektim.Kararlıydım bugün.Mutlaka bitirecektim.Dünkü son seansta danışanın sorununa o kadar odaklanmışım ki çatının kiremitlerini
unutmuşum.
Bay (a.d) fiziksel görünümünün eşlik ettiği yoğun anksiyete duygularıyla gelmişti ilk seansa.Çok da istekli görünmüyordu.bitse de gitsem viski mi içsem durum
larındaydı.haksız da sayılmazdı.altı ekol sekiz terapist eskitmişti.dokuzuncuyu da gömüp gidecekti.Sanki önümüzde çok leziz bir yemek var ve o nazlanıyormuş gibi
“buyrun” demiştim.(öyle hemen buyurmazlar.hele ki ilkinde
Mindere çıkmış pehlivan misali enseden kaparsın,paçadan
Çekersin yok.sonra öyle bir açarlar ki vanalarını “tartıştık biraz” demeye çekineni misyoner pozisyonunda basarsın.)
Bay A. D. bir sabah aynaya baktığında kırk
beş derece yana eğik bir kafa görmüş ve bundan memnun
olmamıştı.Başlarda pek önemsenmeyen bu “halüsünasyon
görüyorum heralde”hoşnutsuzluğu giderek patetik bir hal
almış, bay A.D. işi; Avanostan getirdiği krom kaplamalı
antik aynayı kırmaya ve karanlıkta traş olmaya kadar vardır
mıştı.Özgün bir bakış açısına sahip kimi arkadaşların “ne delleniyosun ya, kült yönetmenlerin elinde bu yüzden en az yirmi başyapıt çıkar” yollu teskin çabaları,geçirilen onca cerrahi operasyon,terapist gözetiminde ayna karşısında yapılan kimi egzersizler(kendini sev kendini sev)de işe yaramıyor, şirketteki stajer kızlar sorunlarını diğer abi
lerine açmaya devam ediyorlardı.o dönemler doktorların
cevabını aradıkları çok ciddi bir soru vardı:nasıl olurdu da
bir insan evladının kafası bu hale gelebilirdi.Kaza yoktu,
darp yoktu,yara izi (bile) yoktu.Cevabı röntgen filmlerinde
aradıkları için yanılmışlardı.oysa cevap başka bir yerde,
bay ad nin gizemli geçmişinde, açığa çıkarılacağı günü
bekliyordu.

Bay A.D. gençliğinin buhranlı bir dönemin
de bohemyan serüvenlere atılmış, underground barların karanlık hangarlarında günlerce süren “trash metal” ayinlere katılmıştı.desibelin mesibelin dalağını yarmış gürültü ötesi elektro gitarlarla aynı senkronizasyonu tutturmak için inatlaşan kafa, durmaksızın boş bir çuval gibi dört bir yana savrulmuş giderek vida tutmaz olmuştu.
Nihayet “ı will like stronger” parçasında kaidesinden çıkmış bir daha da geri dönmemişti.


ë Derin Balık.

   KaraZuzu (16.01.2010 - 23:52:29)
Cevap Yazanlar(4)
Ruh Hackeri, Nuran, KaraZuzu
 Cevap Yaz

MAVİ AJANDA:Terapi notları

Kırk seans derseniz çıldırıverirler.Eflatun florasan birden patlar.
Rakamlara bencilce yaklaşırlar.Maymunlaştırmaktan,çıkarlarına
göre eğip bükmekten kaçınmazlar.Neymiş.Kırk seanslık görüşme
mi olurmuş.Köşedeki kokoreççi bile en sofistike ürününü on beş
dakikada hazırlarken… Bazı nevrozların (psk:bozukluk) bazı seans
ları beklediğini bilmezler.Bilmek umurlarında değildir zaten.Her şey
çabuk olsun isterler.Asansör çabuk gelsin.Siyah Mazda çabuk gitsin.
Toplantı başlamadan bitsin.Pekin ördeği çabuk pişsin.Melisa çabuk
uyusun.Alper çabuk büyüsün.Deniz hemen görünsün.Berna çabuk soyunsun.Çabuk,çabuk,çabuk.her şey çarçabuk ve sorunsuz olsun.
Haliyle ,dürtüsel bilinçdışı içeriğe ulaşmanın yıllar alabileceği akılla
rına gelmez.Bereket, tüm gezegen henüz bu sabırsızlar kolonisi tara
fından ele geçirilmiş değil.Hala bayan (F.T) gibileri var ve inatlarının
arkasında durmayı sürdürüyorlar.zaten onun ve duyarlı eşinin vazgeç
mez ve kararlı tutumu olmasaydı ne bu yazı yazılırdı ne de mutfakta
ki damacanaların arkası kesilirdi…

Bayan F.T.yi ilk kez üzerine abanan korkulardan yavaş yavaş sıyrıl
maya başladığı bir toparlanma döneminde görmüştüm.Londra da
lüks bir mağazadan aldığı Chanel marka çantanın imitasyon çıkması
üzerine travma geçirmiş,iki yıl boyunca hiçbir çantaya dokunamamış
tı.(Küçük Yağmurun beslenme çantası dahil.)Uzun süren günler ve gecelerce odağında çantaların yer aldığı sanrılar ve kabuslar görmüş ,ne yapacağını bilememenin çaresizliği içinde durumu eşine açmış “su iç geçer hayatım” cevabı almıştı.İçilen iki damacana suya
rağmen geçmediği görülünce de durumun ciddiyetine uyanılmış ve terapist terapist gezmelere çıkılmıştı.Yalnız, rüyaların gizil kodlarını
yabana atmamak lazım.nitekim,travmatik semptomların çözümlenme
sinde rüyalardan biri kilit rol oynamıştı:

F.T. yerini tam olarak bilemediği ıssız bir kasabada irili ufaklı binler
ce çanta tarafından kovalanıyor,ardına bakmaksızın soluk soluğa ka
çarken kasabanın dışındaki bir çukura düşüyordu.Kafasının üzerin
den hızla geçip uzaklaşan çantaları gördükçe rahat bir nefes alıyor,
düştüğü yeri unutuyordu.Çantaların resmi geçidi sona erince –benzer
durumdaki herkesin yapacağı gibi yukarıya selendi:
--yardım edin lütfen,yalvarırım yardım edin!
(Kadınların en ölümcül anlarda bile kibarlıktan taviz vermemeleri takdire şayandır)
Tekrar tekrar seslenmesine rağmen aksi seda bulamadı.Umudu büsbütün kesiyordu ki birden çukurun başında bir karaltı belirdi.
Sevincini bastıramayarak tekrar bağırdı:
--yardım edin,yalvarırım yardım edin!
Yanılmıştı.Gelen kasaba eşrafından biri değil Chanel imitasyon
çantaydı.Gelmesi yetmiyormuş gibi bir de konuşuyordu:”su iç
Geçer hayatım,su iç geçer”

F.T ;eşine karşı geliştirdiği olumsuz duyguları ego düzeyinde kabulle
nemeyince bastırmışve Chanel imitasyon çantaya yansıtmıştı…
KaraZUZU


ë Derin Balık.

   OPTİMİS (24.12.2009 - 09:37:57)
Bu Konuya Henüz Cevap Yazılmamış (0)
 Cevap Yaz

EVLİLİKTE UMAN ZANNEDEN KADIN-EZİK ERKEK

EVLİLİKTE UMAN ZANNEDEN KADIN
Yaratıcılık-doğurganlık veya eziklik-ezginlik üzerine hiç kafa yordunuz mu?
Belli ki yoranlar var.
Bir nebze tohumu koynunda muhafaza eden- besleyen- serpilip semere olmasına vesile olan dişi/doğurgan kişinin bundan sonrada anaçlık görevi başlar.
Doğurganlık ve anaçlık tüm toplumsal düzenlerde kutsanmış meziyetlerdir.
Tüm duyularıyla meziyetlerini benimsemiş ve onunla barışmış dişi, var ettiğini en iyi şekilde yetiştirmenin yanı sıra, toplumsal barışıklığın da mimarı olmaktadır.
Kadın denen anaç/doğurgan cismani yeryüzündeki görevinin ne kadar sanatsal değerde olduğunu anlamalı.
Herkesin kendi yanlışını YAŞAMAYA hakkı olduğunu bilip, kabul eden;
Çevresindeki İnsanlara ve özellikle Sevdiklerine, istedikleri ve almaya hazır oldukları sürece her iyiliği yapmaya hazır olan;
İnsanların hayatlarıyla kendisininkiler arasındaki ÇİZGİYİ net olarak fark eden-ettiren;
Sevdiklerine-insanlara yardım etmeye çalışan ama onlara üzülüp –kahrolarak kendisini FAYDASIZ hale getirmeyen;
Sorumluluğun kendisini geliştirip OLGUNLAŞTIRDIĞINI, kendisini büyütüp güçlendirdiğini bilen;
En büyük görevi: Kendi haklarına sahip çıkmak ve başkalarının haklarına saygı duymak olan;
En birinci sorumluluğunun kendisi olmak olduğunu, kendisinin mutlu-sağlıklı ve başarılı olmasının yaşamsal gereklilik olduğunu fark eden birey, ikili ilişkilerinde de barışık ve paylaşan olur.
Karşı cinsten iki kişinin birlikteliğinde; UMMAK - ZANNETMEK ve RAKİP OLMAK üzerine yaşamın sağlıklı devam etmesi imkânsızdır.
Baktığını görme, gördüğünü anlama, anladığını yönete bilme özelliklerine sahip kişiler, ummak – zannetmek ve REKABET üzerine ilişki kurmazlar.
Evliliklerde veya flörtlerde daha başlangıçta yukarıda tarifini bulan tanı-teşhis özelliğinden mahrum olanlar, girdikleri hücre ile ilgili karşısındakini suçlayarak kendisini aklayamazlar.
İlişkiyle ilgili sağlam, içselleştirdiği/sindirdiği bilgisi olmayıp fikri olanlar, kısıtlı sayıdaki kıstaslara uygunluk aradığından edindikleri/kabullendikleri bilgide sınırlı olmaktadır.
Zamanla incelemediği irdelemediği davranış ve düşünce farklılıkları ortaya çıktığında, kendisinin verdiğinin karşılığını alamadığından bahisle dövünemezler.
Yangından mal kaçırır gibi bir an önce sevgilisi-kocası olsun diye, uyumluluk ve paylaşma-gelecek ve birliktelik kıstasları ve bunların içini doldurduğu hedefleri olmayanlar ya hedeflerini yeniden belirleyip, önüne çıkan kıstaslara (şimdi içinde yaşadığı şartlara)uygunluk gösterip razı olacak(elindekinin kıymetini bilecek) ya da birlikteliği sürdürme ısrarından vaz geçecek.
Elmasın-yeşimin-yakutun nasıl tanınacağını bilmeyen, kuyumcunun vitrininde görüp methiyelerini dinleyen ve bedelini ödemekten aciz kişi, çerçici(seyyar satıcı)den yok pahasına aldığı ziyneti her ne kadar hakiki ziynet niyetine taşısa da olmadık yerde rezil olacaktır.
Tanımak-anlamak için hiçbir teknik çaba harcamadan ve bedeli için birikim yapmadan elde edilen ziynetin sahte çıkması pekte şaşılacak şey değildir.
Zaman ilerledikçe birlikteliğin iki taraflı ilişki olduğunu unutup, sadece uman-zanneden, tanımak-tanınmak için parmağını kımıldatmayan, aynı noktaya/ufka bakmayan kadın erkeğin hastalıklı, defolu çıktığını nasıl anlar? Anlayınca ne yapar?
Kolay olduğunu sandığı fakat en zor yol olan karşısındakini reddedip suçlarımı? Eğer aymazlıkla hayal dünyasında yaşayıp, kendisini yetersiz gördüğü, aşağıladığı, iyi şeylere layık olmadığı fikrinden dolayı apar topar kurduğu, ilişki/evlilik konusunda karşısındakini suçlayacaksa durumu gerçekten vahimdir.
Yukarıdaki sebeplerden ruh sağlığı bozulduğu için uzmana başvuran kutsal/anaç şahsa uzman; geçmişte kişisel gelişim yetersizliği gereği böyle bir seçim yaptığını anlatmaz, FARKINDALIK ve af çalışmasını gelişimi ve değişimi için gerekli görmezde erkeğin odunluğundan dem vurursa bu daha da vahimdir.
Aydınlarımız-aydınlanmış olanlarımız bilinçli tüketici terimini temenni olarak çok sık kullanır.
Çerçiciden koca seçmemek için önce kendisinin birikimini(Öz güveni-öz saygısı-bilgi ve görgüsü) ve kocanın tanımını iyi yapabilmek gerek. Her şeye rağmen seçilmişse/edinilmişse şikâyet etmek, feryat figanla karşısındakini aşağılamak kendisini yüceltmeyeceği gibi ilişkisini de değiştirmeyecektir.
Kadınların haklarına sahip çıkmak, başkalarını aşağılayarak, kadını kalifiye hale getirmeden mümkün değildir.
Erkeğin eğitiminde ve sağlıklı/sağlıksız gelişmesinde çok önemli rol oynayan kadın, toplumsal barış ve refah adına iyi eğitilmeli, eğitimi oranında elde ettiği ilişkiyi de ileri götürmesi için cesaretlendirilmelidir.
Eziklik ve ezginlik için çare şikâyet etmek, tuk aka ilan etmek değildir.
Bilinçli tüketici nasıl ki dayanıklı ev aletleri işini gördüğü sürece yenileme yoluna gitmiyorsa. Ortaya çıkan arızası tamir ettirildiğinde hizmetinde bir aksama olmayacağı kanaati oluştuğunda, tamir ettirip kullanıyorsa, ağrıza yaptığı için ağız dolusu küfredip-kötülemiyor ve tekmelemiyorsa o denli bilinçli tüketici olmuyor mu?
Bir kadının eğitilmesi Dünyanın eğitilmesi, barışıklığın ve refahın artırılmasıdır.


ë Ruh sağlığı

   canbaba (01.12.2009 - 00:06:09)
Bu Konuya Henüz Cevap Yazılmamış (0)
 Cevap Yaz

Tik-hikaye

TiK

O kadar ülke gördüm, bizim yurdumuz gibi yok azizim ama insanları öyle mi?
Üç tarafı denizlerle çevrili ama gemi sanayimiz yok. Balık yok. Avrupa'yı; Asya'ya bağlıyor, köprülerimiz, yollarımız yetersiz.
Ormanları yağma edilmiş, herkes mutluluğu dışarıda arıyor, içerde olanların çoğu; el ele verip malı götürüyolar.
Diyoruz ki ihaleler 'şeffaf' olsun. 'Olmaz' diyorlar kardeşim, olmaz. Ya 'nereden buldun' diyelim öyleyse diyorum; 'olmaz' diyorlar kardeşim 'olmaz'.
Şu ‘dokunulmazlıklara bir dokunalım’ diyorum. Yahu kardeşim buna da 'olmaz' diyorlar.
Kim olursa olsun gidiyormuş gibi yapıp, başka bir kisveye bürünüp tekrar geliyorlar karşımıza. Eskiden herkesin yüzü gülerdi. Herkes birbirine selam verirdi. Şimdi ‘bir dokun bin ah işit.’
Adamın hali vakti yerinde, çok yakından tanırım. Yolda giderken baş parmağı ile orta parmağını oynar gibi şakırdatıyor. Yaptığı şakırdatmanın farkında değil. Bir gün sordum:
“-Yahu arkadaş durup dururken, neden parmağını şakırdatıyorsun“ dedim, Oda:
“ -Yok yav sahi mi? “ dedi. Bende:
“ -Sahi basbayağı, şakırdatıyorsun işte”
" -Yav hanım ve çocuklarda demişti de inanmamıştım ama sonradan neden olduğunu bende çözdüm. Bir yerden alacağımı alamadım mı başlıyorum düşünmeye; bi defa düşünürken ne yaptığımı bilmiyom. Başlıyomuşum sağ elimi şıkırdatmaya. Ben düşündükçe boyuna şıkırdatıyom. Alacaklarımı alamamak yiyip bitiriyor beni. Bir sürü ödeyeceğim borç geliyor aklıma. En sonunda bir çare buluyorum sol elimin baş parmağı ile orta parmağını kuvvetlice bir şaklatıp, hah şimdi senden almasını bilirim diyorum ve bu seferde öbür elimin baş ve orta parmağını şaklatıp, bulduğum çözüme seviniyorum. Yav arkadaş sorunuma kafayı taktığımı biliyom. Çözümüne aklım eriyo. Ya şu parmak şakırdatmayı neden hatırlamıyom. Sen de söylemesen çocuklara inanmayacaktım. Dün arabamın boyasını çizmişler, akşam boyuna düşündüm. Bir türlü bulamadım kim yaptı. Bir isim geldi aklıma, ‘kesinlikle yapan odur’ dedim içimden ama parmak şaklattığımın farkında değilim. Bak senden bunun hesabını sormasını bilirim diyorum. Hadi peşinden bir parmak şaklatıyormuşum. Tabi vatandaşın sorunu çok olup ta her düşündüğünde parmak şaklatırsa adamı keyfinden oynuyor zannederler."
" -Niye yalan söyleyeyim bende öyle zannettim.”
" -Ooo Mustafa bey sabah şeriflerin hayırlı olsun, sevinçli bir haber aldın galiba, keyfin yerinde” dedim. Mustafa bey dalga geçtiğimi zannederek:
“ -Seni alakadar etmez” deyip sinirlendi. Parmaklarını şakırdatarak benden uzaklaştı.
İnsan sarrafı olmuşum bu hususta. Adam sık sık dudağını mı ısırıyor; o muhakkak, utanılacak bir şey yapmıştır. Zaten dudağını ısıranın, yüzü bazen gülüyor gibi olur, bazen de ağlıyor gibi. Gülüyor gibi olur, çünkü: Kendi kendine 'boş ver ne olacaksa olsun' der, utanılacak olanında işin boyutu büyüktür, arsızlar kendisini temize çıkaranlardır.
Sürünenler çaresiz olanlardır onlar çoğu kez mahallenin delisidir. Kendisine gülenlerin neden güldüğünü anlayamazlar. Siz hiç akşama kadar trafik polisi gibi düdük çalarak kırmızı ışıkta zaten duracak arabalara eliyle dur işareti yapıp yayalara eliyle yol açan kişi görmediniz mi? Ya göz kırpan kişiler ya kaş çatanlar.
Adamın babası ölmüştü, soruyorlardı adama:
" -Niye gülüyon " diye. Adam:
“ -Bu bende hastalık” demişti. Psikologlar da böyle kişilik bozukluklarının olabileceğini söylememişler miydi? Çarşıya pazara çıktığınızda çevrenize bir bakının. Bu saydığım mimik hareketlerini yapan insanları sizlerde göreceksiniz.
Geçen gün uzun yıllar görmediğim bir arkadaşıma rastladım.
Çocuklarını okutmuş, iyi bir işi, anlaşabildiği de bir eşi var. Babadan kalma mirası, küçük kardeşi almışta, buna nasıl mal vermemişler. Kimseden para bulamamışta, zamanında yardım ettiği kişiler, şimdi yüzüne bakmıyormuş ta:
“ -Bak Hüssam” dedim. Adı Hüsamettin de biz kısaca Hüsam deriz. Açtım beş parmağımı birer birer kapatarak, çok şükür aç değilsin, açık değilsin, çocuklarını bak ne güzel okuttun. Kızını everdin. Ben her yaptığı işleri sayıp parmağımı kapattıkça o:
“ -Yapma ulan” deyip bana küfür ediyor. Neredeyse dansöz gibi de kıvırıyor. Ben her parmağımı kapattıkça o:
“ -Yapma ulan ananı” diyor.. Anladım Hüssam’a TİK gelmiş. Hareketimi hemen durdurup:
“ -Yav Hüssam n'olmuşşun sen böyle” dedim.
“ -Sorma abi, bana böyle bir huy geldi sonradan” dedi. Ben de:
“ -Mahsus yapıyorsun oolum, ben seni bilmez miyim?” dedim .Yemin billah etti ki :
" -Masuz yapmıyom" diye.
Demek ki şu miras davasından sonra adam cozutmuş. Bir iki defa iflas etmişti, ‘ondan sonra böyle oldu’ dedim herhalde. Hüssam'dan ‘haydi eyvallah’ deyip ayrıldım.
Artık gözüm herkesin gözündeydi. Herkesin ellerinde, ayaklarında ve hatta herkesin yüzündeydi. Toplumda kim hasta, kim değil, bana sorsunlardı. Ne kadar sorunlu bir toplum olmuşuz demek. ‘Bismillah’ deyip adam dükkanını açmış, bakıyorsun bir yürüyüş oluyor. Yürüyüş bittikten sonra o toplumun içinde bulunan ve başka gayeler için gelmiş kişiler; adamın dükkanın camını, çerçevesini kırıp kendi amaçlarına yönelik sloganlar atıp, başka banka, dükkan, otobüs gibi önlerine çıkan her şeyi kırıp ateşe veriyorlar.
Ben sorunlu toplumu gözlerimin önünde canlandırmaya çalışırken, uzakta iki kişinin, hararetli hararetli bir şeyler konuştuklarını gördüm. Ağızlarını açıp kapatmalarından başlarını birbirlerine sallamalarından, birbirlerine pek te hoş bir şey söylemedikleri belli oluyor. Biri durmadan kafayı aşağı yukarı sallıyor, öbürü de soldan sağa sonra da sağdan sola sallıyordu.
Bunları da hasta gözüyle görmeye başladım. Acaba birbirlerine ne diyorlar diye merak ettim. Onların yanlarında bulunan üçüncü kişide hiçbir şeylerine karışmadan arkadaşlarını dinliyordu. Bende yanlarına yaklaştım bu üçüncü kişiye sordum:
” -Hemşerim bunlar ne yapıyor böyle” diye. Kafayı yukarı aşağı indirip, kaldıran için:
“ -Ben sana sorarım diyo” arkadaşına. Sağa sola sallayan içinde:
" -Ne zaman soracaan? Ne zaman soracaan?" diyor . Bunda anlaşılmayacak bir şey yok, ikisi de ahraz bunların” dedi.
Onları da orada bırakıp, bankada bir işim vardı bir bankanın şubesine uğradım.
Banka ana baba günü, kimi telefon kuyruğunda, kimi maaş, kimi elektrik parası, bende girdim bir kuyruğa bekliyorum. Bekleme salonundaki koltukta oturan bir adam baş parmakları hariç dört parmağını, tarağın dişleri gibi birbirine kenetlemiş, yalnız baş parmaklarını birbirinin etrafında bir ileri bir geri çevirip duruyor. Sorsan niye böyle yapıyorsun diye, yaptığını kabul etmez. Çünkü yaptığının farkında değil. Ondan gözümü ayırdım.
Vezne kuyruğundaki bir başkası takıldı gözüme. Oda elini çenesinin yan tarafına koyup, çenesini eliyle kuvvetlice sol tarafa doğru itiyor, çenesinden kütür kütür sesler geliyor belli ki çok rahatlıyor. Sonrada diğer elini çenesinin diğer tarafına koyup hızla bir itekliyor, çenesinin o tarafından da kütür kütür sesler geliyor, sonrada iki elini belinin arka tarafına koyup; belini elleriyle öne doğru bir kaktırıyor çıtır çıtır belini de kütürdettikten sonra, arkasındanda bir 'oh' çekiyor ama hilafsız bu hareketlerini her üç, beş dakikada böyle tekrarlayıp duruyor. Hadi bir defa yapsa ihtiyacı varda ondan yaptı diyeceğim.
Benim gözlerim sağda, solda başka tik li adam ararken, omzuma bir el kondu. Baktım bizim Can:
” -Yahu arkadaş Ne yapıyorsun öyle? Her gidenin arkasından koşuyorsun, tanımadığın insanların yüzüne bakıp, sonrada birisini arayıp ta bulamayan insanlar gibi kaşlarını kaldırıp, ellerini açıyorsun. Hadi bir iki sefer yapsan neyse diyeceğim. Sonrada bankaya girdin. Bende girdim senin peşinden bankaya ‘bakalım ne yapacaksın’ diye. Burada da kuyrukta eğilip başkalarının yüzlerine bakıyorsun. Sonra iki ellerini açıp kaldırıyorsun dua okuyanlar gibi. Sen hastasın arkadaş! Seni bir doktora götürelim” demez mi. Bende haksız tahakkuk ettirilen bir elektrik parasının makbuzunu bulamadığımdan ikinci defa ödemek için; kuyrukta sıradayken bunalmışım, nasıl bir bağırmışım ki Can Beye. Adamcağız:
” -Sakin ol arkadaş! Sakin ol!” deyip beni yumuşattı. Bende ona:
” -Esas sen hastasın, önce sen bi kendine bak ta ondan sonra bana hastasın de” dedim.
“ -Ne varmış bende “dedi, Can.


Ahmet Canbaba


ë

   canbaba (01.12.2009 - 00:01:19)
Bu Konuya Henüz Cevap Yazılmamış (0)
 Cevap Yaz

uçma zamanı-hikaye

UÇMA ZAMANI


Kantarcı Hasan bir fabrikada işçi olarak çalışan, fabrikaya hammadde getiren kamyonları boş ve dolu olarak tartan, fişlerini düzenleyen, vardiyada kapı giriş ve çıkışlarını kontrol eden, kendi halinde uysal bir insandı.
Kimseye zararı yok gibi görünse de, fabrikada faaliyet gösteren sendikalardan sağ görüşlü olanında yerini alır, işlerini kimseye çaktırmadan yürütürdü.
İşveren, Hasanın bu durumunu bildiği için; sol görüşlü sendikayla ilgili işittiği bir haberi ilk kez Hasan’dan duyardı. Hasan hiçbir sendikal faaliyete katılmaz, işveren ne hak verirse ona razı olurdu.
Hacı Murat zengin bir çiftçiydi. Babadan kalma büyük tarlaları, meralarda otlanan büyükbaş hayvanları, iki katlı konağı ve kendine hizmet eden uşakları vardı.
Günlük namazlarını kaçırmazdı. Camiye gittiğinde, acaba camiye kimler geldi, kimler gelmedi diye, şöyle bir camiyi gözleriyle tarar, gelmeyenlerden hesap sormak için isimlerini kafasının bir köşesine yazardı.
Dinin gereklerini yerine getiren, babadan aldığı şıhlığını devam ettiren Hacı Murat; her yıl otobüs kiralar, Hac faraziyesini yerine getirecekler ve Umreye gidecekler için turlar düzenlerdi. Bunlardan para kazandığını gizler, her şeyi ‘Allah rızası için’ yaptığını söylerdi.
Hacca gidenlerden müridi olmayanlar, daha sonra Hacı Murat’ın ‘müritleri arasında’ yerlerini alırlardı. Bunların hayır duaları, Hacı Murat’a yeterdi.
Hacı Murat'ın kendisi de belki yirminin üzerinde hacı olmuştu. Allah'ın kendisini ‘erdirmişlik mertebesine’ çıkardığını söyler, bunu da kendisine neredeyse taparcasına inanan Kantarcı Hasan’a tasdik ettirirdi.
İki katlı evinin üst katında Cuma akşamları zikir toplantıları düzenler, hacca gittiği günlerle ilgili anılarını ve olmamış mucizevî birtakım olayları olmuş gibi anlatır, sonra da Kantarcı Hasan’a:
“ -Öyle değil mi? Hasan efendi “ diye sorar Hasan efendide:
“ -Öyle oldu “ diye tasdik ederdi. Ayrıca camiye namaz kılmaya gitmemiş müritlerini uyarır, cehennemde hak ettikleri günahlarını bildirir, 'tövbe' kendisini Allah yerine koyardı.
Zikir toplantılarının birinde Hilmi dayının oğlu Çakır’a:
“ -Çakır seni Kâbe'de tavaf ederken gördüm, bu senede seni götüreceğim hacca” demişti de Kendisini erişmişlik mertebesine çıkaran Hacı Murat’ın ellerini öpmüştü. Anlayacağınız ağaların kimisini rüyasında hacda, kimisini camiye yardım ederken, kimilerini de gökyüzünde meleklerle uçarken görmüştür. Hacı Murat’ın müritleri, kapı girişindeki masanın üzerine kimi yumurta, kimi tereyağı, kimi tavuk getirir, hediyelerini bırakan ikinci kattaki zikir odasına çıkardı.
Hacı Murat para babalarını hacca götürmek için sıraya koymuştu. Her müridi de kendisine ermiş gözüyle baktığından, zikir toplantıları da tıka basa kalabalık olurdu.
Hacı Murat altı kız ve bir erkek çocuğu babası idi. İki hanımı vardı. Tabi ikincisi kuma. İlk karısından altı kızı olunca, ‘bana bir erkek evlat vermedin’ diye karısının üstüne birde kuma getirmişti. Hâlbuki Hacı Murat, çocuğu olmayan hanımlara, okuyup üflediğinden çoğunu çocuk sahibi yaptığına inandırmıştı da ününe ün katmıştı. İlk karısı:
“ -Mademki çocuğu olmayanları çocuk sahabı yapıyon, o zaman bana da bir erkek çocuğu yaptırsaydın” demişti de:
“ -Sus lan garı, sus kâfir olacan, o Allah'ın işi. Senin çocuğun yok mu da bunu sölüyon?” deyip işi geçiştirmişti.
Hacı murat’ın kumadan da bir erkek çocuğu olmuştu. Erkek olduğu için de hanımının ısrarı ile üniversiteye göndermişti. Kızlarının hepsi hem ilkokulu hem de kuran kurslarını bitirmişlerdi. 'Kız kısmının okuması günahtı.' Onun için hiçbirini yüksek okula göndermemişti. Hepsini de ufak yaşta evlendirmiş, her kızını evlendirdikçe de:
" -Soframızdan bir gursak daha eksildi" diye Yüce Rab- bine şükrederdi. Böyle şükrettiği zaman da hanımıyla başlardı münakaşaya. Öyle ya kendisine bir erkek evlat vermeyen hanımı bu söze kızmasında ne yapsın dı? Avrat kızdıkça Hacı Murat üstüne, üstüne gider, Bundan da ikinci avrat pek hoşlanırdı. Hacı Murat:
" -Gız gısmını istiyeni olunca hemen vereceen. Yoğsam dedikodusu çıkar, everemen elinde kalır" derdi.
Hacı Murat’ın oğlu ile arası pekiyi değildi. Oğlu İstanbul’ a gittiğinde bir ‘oh’ çeker:
“ -Çok şükür veletten kurtuldum" derdi. Çünkü oğlu:
" -Baba yaptığınız zikirlerle içinizi temizleyemezsiniz. Fakir, zengin demeden aldığın hediyeler hep haramdır. İnsanları kandırıp hacca götürüyorsun, paralarını alıyorsun. İnsanlar yanında bedava çalışıyor." Oğlunun böyle konuşmalarına sinirlenen Hacı Murat:
" -Sen garışma benim işime" deyip oğlunun üzerine yürüdüğünde de kavgalarını annesi zor ayırırdı. Ne yapabilirdi ki kadıncağız; bir tarafta kocası, diğer tarafta oğlu. İki arada bir derede kalırdı. Tabi ki buna da kız anası sevinir ‘oh’ çekerdi. Hacı Murat da:
" -Ah ne ettim de oğlanı Mühendislik mektebine verdim. İmam Hatibe gitseydi, oradan da ilahiyata. Orayı bitirince de benim işlerime yardımcı olsaydı; mühendislikten daha iyi para gazanmaz mıydı? Ah ne ettim de muhtarın sözünü dinnemedim. O dememiş miydi: ‘Bi mühendisliğe ver bak, o çocuk senin başına ne işler açar’ Muhtar temelli haklıydı." Her oğlu geldiğinde Hacı Murat’ın yarası tazelenirdi.
Hacı Murat’ın her Cuma akşamı evinin üst katında düzenlediği zikir toplantılarına, fabrikada işçi olarak çalışan Kantarcı Hasan’da katılırdı. Hani fabrikaya hammadde taşıyan kamyonları tartan Hasan.
Hasan dini bütün bir insandı. Fabrikada işverenin gözü kulağıydı, Tarikatta da Hacı Murat’ın. Fabrikada işverenin kurdurttuğu sarı sendikaya üyedir. İşçiden yana olan ve işçi haklarını savunan sendika da Hasan’a göre ‘gominist sendika olduğu’ için bir sürü işçi faaliyetlerini işverene bildirirdi.
Kantarcı Hasan Hacı Murat'ında en inançlı müritlerindendi. Hacı Murat ‘öl’ dese canını verirdi. Hacı Murat bunu bildiği için de gel, git işlerinden tut da; kendi yalanlarını müritlerinin yanında doğrulatmaya kadar, her işte Hasan’ı kullanırdı. Hasan şıhhının ermişliğini her tarafta yayar, şıhhı da Hasan’ı ödüllendirirdi. Ödüllendirmekte müritlerinden gelen nevalelerden ezilen, bozulanlar olduğu zaman Hasan’a verirdi. Hasan'da Şıhhının kendisini düşünmesine karşı ona layık olmaya çalışırdı.
Gene öyle bir Cuma akşamı, Kantarcı Hasan zikir toplantısı için Hacı Murat’ın evine gelmiş, belki otuz, belki kırk kişi toplanmışlardı. Akşam namazlarını kıldılar, sohbetlerini yaptılar, tespihlerini çektiler, gülsuları döküldü. Hacı Murat yağ yakan müritlerinden birkaçına methiyeler düzdü.
Dualar okunmaya başlandı. Çoğu Arapça bilmeyen müritler, kutsal saydıkları Arapça sözlerin tesirine kapılmış olmanın verdiği şartlanma ile ve Kantarcı Hasan’ın kafasını sağa, sola sallamasıyla başlayan, ellerini önce dizlerine, sonra da göğüslerine vurarak: yavaş yavaş “Huuuu Allah Huuuuu allah” sözlerinin daha sonra hızlı bir şekilde,
" -Hu Allah, Hu Allah, La ilahe illallah, Hu Allah, Hu Allah! La ilahe illallah" diyerek dövünmeleri aralıksız sürmeye başlar. Bu işin komutunu sanki Kantarcı Hasan vermiştir. Zikre ilk o başlar, sonra diğer müritler onu takip eder. İki eller önce göğüslere, sonra dizlere vurularak:
" -Hu Allah’ ve ‘La ilahe illallah"lar gitgide hızlanır. Hacı Murat', verilen paraların camilere, kuran kurslarına ve yoksullara gittiğini söylediğinden daha bir şevkle kafalar sallanıp, daha bir başka dizler dövülmektedir. 'Hu Allah, Hu Allah' demelerinin kendilerinde bıraktığı hazla dizler üzerinde yerde hareket etmelerde başlamıştır artık. Hem dövünürler hem de dizler üzerinde zıplayarak hareket edip, odanın içersinde daire çizerek dönmeye, kafalarını bazen sağa, sola, bazen de yukarı, aşağı döndürerek sallamaya başlamışlardır. Her müridin alınlarından terler, saralı hastalar gibi ağızlarından köpükler gelmektedir sanki. İşte tam bu sırada nereden geldiğini bilemedikleri gaipten bir ses gelir:
“ -Uçuuun! uçun, uçma zamanınız geldi!”
Hacı Murat o kadar zikir toplantısı düzenlemiş hayatında böyle bir ‘ses’ işitmemişti. Erişmişliğinin Müritleri tarafından da duyulmasının bir ‘an’ıydı bu. İçinde duyduğu haz tarif edilemezdi. ‘Ses’e pür dikkat kesilmiş müritlerine dönerek:
” -Görüyonuz canlarım, bu emir hepimize. Şükürler olsun ya Rabbim bize bu günleri de gösterdin!” deyip ardından da:
“ -Hepiniz benim söylediğimi tekrar edeceksiniz” Yüksek bir sesle ve hep bir ağızdan:
” -Şeytaniysen defol git, rahmaniysen bir daha söyle!”
Biraz duraksayıp zikirlerine tekrar başlarlar. Gene kafalar sallanır, dizler dövülür, alınlarından terler akmaya başlar. Hacı Murat’ın bir kulağı gelecek ikinci sestedir. ‘Huuuu Allah, Huuu Allah’ diye bitkinliklerinin son raddesindeyken, gaipten gelen o ses gene duyulur:
“ -Uçuuun, uçun! Uçma zamanınız geldi uçuuunn!” Gene hep bir ağızdan:
” -Şeytaniysen defol git, rahmaniysen bir daha söyle” derler. Bir iki dakika soluklanıp, sessizliği dinlerler, tekrar Kantarcı Hasan’ın başlamasıyla zikir devam eder. Allah'ın hakkının ‘üç’ olacağını düşünmektedir Hacı Murat, onun için üçüncüde artık uçacaklardır. Gene kendilerinden geçerler, başlar öne, arkaya, sağa, sola sallanır:
" -Huuu Allah, Hu Allah!" derler bir taraftan da, sesleri artık daha görkemli, daha tok ve kalındır. Gecenin karanlığından gelecek bir ses kendilerine cennetin kapılarını açacaktır. Gene müritlerin kendilerinden geçtiği bir andır. Gaipten beklenen o ses gelir:
“ -Uçuuun uçun, uçma zamanınız geldiii, uçuuun uçun!” diyen ses biter bitmez; başta Hacı Murat olmak üzere Bütün müritler kendilerini, pencereleri açıp ikinci kattan aşağı, boşluğa bırakırlar. Kiminin kolu kırılır, kiminin başı yarılır. Tabi hepsi yere çakılırlar.
Bu olay Hacı Murat’ın erişmişliğini ve müritlerin kendisine olan inancını biraz sarsmıştır ama sonunda geç de olsa gene müritlerini kandırıp kendi düzenini devam ettirecektir.
Kafası ve kolu kırılanlardan biride Kantarcı Hasan’dır. Kantarcı Hasan’ın adı Fabrikada; 'Uç Baba Hasan'a çıkmıştır. Hacı Murat da birçok insanı umreye ve hacca götürmüştür. Kafalarının yarılmaları, kol ve bacakların kırılmaları unutulmuştur. Zaman her şeyin ilacıdır. Geriye yalnız gaipten gelen bir ‘ses’ vardır herkesin dilinde.
Hacı Murat’ın oğlu üniversiteyi bitirmiş, Başkentte devlet kademesinde Müsteşarlığa kadar yükselmiştir. Hacı Murat kız çocuklarından sonra oğlundan da torun sahibi olmuştur. Oğlu her ne kadar, babası Şıh da olsa babasını ziyarete gelmektedir. Gene böyle izinli günlerinden birinde babasını ziyarete geldiğinde, Babasının elini öper ve hoş beşten sonra Babasına:
“ -Baba kızmayacağına söz ver sana bir şey söyleyeceğim.” der Babası da:
“ -Söz kızmayacağım” der. Oğlu:
" -Hani geçmişte bir zikir olayınız vardı ya; İşte o gaipten geldi dediğiniz sözleri ben söylemiştim tavan arasındaki bir budak deliğinden sizlere.” Babası:
“ -Olum çarpılırsın, o ses Cenabı Hak tarafından gelen bir sestir“ deyip inanmak istememiştir oğluna. Oğlu yemin billâh eder ki:
" -Ben söyledim; uçuuun, uçun, uçma zamanınız geldi” diye ben bağırdım. Düşünsene bir, Üniversite son sınıftaydım. Çok yalvardım baba bu işleri bırak diye, izinli gelmiştim. Gene zikir toplantıları yapıyordun.”
Hacı Murat biraz inanır gibi olmuşsa da oğluna:
“ -Benim yanımda söyledin sakın başkalarının yanında söyleme” diye oğlunu tembih eder. Oğlu da:
“ -Söz söylemeyeceğim ama sen de bana bir söz ver bakalım.”
" -Neymiş bakalım vereceğim söz?”
“ -Bu tarikat toplantılarını bırakacaksın, bak senin müsteşar bir oğlun var, yaptıklarınla beni küçük düşürme” der. Oğlu devamla babasına:
“ -Keşke yerin göğün dua ile durmadığını bir anlayabilseniz, keşke dua ile yağmurun yağmadığını, keşke erişmişlik diye bir şeyin olmadığını bir anlayabilseniz” der babasına.
Hacı Murat zikir toplantılarını bırakır, Zaten yaşı da oldukça ilerlemiştir. Müritlerinden biri Hacı Murat’ın kendisine el verdiğini söyleyerek tarikat işini devam ettirir ama artık yaşlılığını bahane ederek Hacı Murat her şeyden elini eteğini çekmiştir.
Bu 'uçma zamanı' sırrı da baba ile oğul arasında birbirlerine verdikleri söze göre hayatlarının sonuna kadar gizli kalacaktır.


Ahmet Canbaba


ë

   canbaba (30.11.2009 - 23:59:15)
Bu Konuya Henüz Cevap Yazılmamış (0)
 Cevap Yaz

karakola gitsemmiki acaba-Hikaye

‘KARAKOLA GİTSEM Mİ Kİ ACABA’

El ettiler durdum. Erkek arka kapıyı nazik bir şekilde açtı, kız arkadaşını bindirdi ve kendiside benim yanıma oturdu:
”-Mesa Koru Sitesi” dedi. Bende içimden çok sevinmiş-tim. Böyle uzun yol her zaman çıkmazdı. Ne de olsa Kızılay'la, Koru sitesi arası bu trafikte insanın en az kırk beş, elli dakikasını alırdı. Taksimetreye bastım, gazladım. Bir iki dakika geçmedi, yanımdaki:
“ –Eee! Anlat bakalım Şoför abi, şöyle iyi bi yanından” Bende, başımdan geçen bir olayı anlatmaya başladım. Pür dikkat kesildi, can kulağıyla dinliyordu.
Gene bir gün iş dönüşünde durağa gelirken yoldan biri; acele işi var gibi el etti. Yumuşak bir frenle Yanında durdum. İki arkadaştılar. Biri uzun boylu atletik yapılı, diğeri az kısa ve kilolu idi. Uzun boylusu ön koltuğa, benim yanıma oturdu. Kısa olanı bana:
"-Oran’a“ dedi. Hani şoför olmasan da Ankara’yı bilmesen:’Ben de senin orana‘ dersin al başına belayı. Önde oturan arkadaki arkadaşı ile münakaşa etmeğe başladı. Demek ki taksiye binmeden önce de tartışmaları vardı.
Taksiye bindikten sonra da tartışmaları devam ediyordu. Önde oturan uzun boylu olanı arkadakine:
“ -Koyarım abi” dedi. Arkadaki de:
“ -Koyamazsın “dedi.
‘Ben böyle tartışma mı olurmuş, koyarsın, koyamazsın diye düşünürken’ arkadaki:
“ -Ben abi kapımın önüne araba koydurtmam” dedi. Bende adamların boş yere günahlarını alacaktım ki işi çözdüm. Uzun boylu olanı Kuğulu'da inecekti ama arkadaşı Oran'da oturduğu için:
” -Olmaz abicim, önce seni Oran'da indirip sonra ben dönüşte Kuğulu'da inerim “dedi. Kısa ve şişman olanı Oran da indirdik. Dönüşte ön koltukta oturan:
“ -Şoför bey taksimetreyi kapat, nasıl olsa Kuğulu’ya ineceksin dönüş ücreti yazdırma bana” demez’ mi, bende:
“ -Olmaz” dedim'. Hay demez olaydım da dillerim çeki-leydi. Adamda bunu mu bekliyormuş ne?’
“ -Yav gardaşım nasıl olmazmış, bal gibi olur. Senin elinde. İstesen olmaz mı yani ?” Ben:
“ –Olmaz” dedim’ O:
“ -Olur” dedi. 'Olurdu, olmazdı' derken silahını çekti, arkadaş ne yapacaksın al başına belayı. Bizde delikanlı geçiniyoruz ya, üstelik de şoförüz. Bu arada:
“ -Çabuk üzerindeki paraları boşalt “ demez mi hani paraları vermek bir yana, soyulduğumuzu duyarlarsa arkadaşlar vallahi beni tefe koyarlar. Sen bizim şoför milletini bilmezsin. O zamanda Oran şehri yeni kurulmuş; in yok, cin yok yollarda. Bende üzerimde ne var ne yok kuruşuna kadar adama verdim.
İçimden de dua ediyordum, bu kadarla kurtulayım bari diye. Sonra birden üzerimden abandı, benden yanı olan kapıyı hızla açıp itekleyiverdi beni dışarı. Tabi ben bi güzel yuvarlandım yere. Vakit gece yarısı ve bana bağırarak:
” -Üç saate kadar ortalıkta görünme, sonra git arabanı Cebeci’deki Kan bankası'nın önünden al “ dedi ve gazladı gitti. ‘Sözünün eridir belki, dediğini yapar’ diyerek polise de haber vermedim.
Gece karanlıkta yayan Kan bankası'nın oraya kadar yürüdüm. Epeyce sağda, solda vakit geçirdim. Baktım üç saat geçmiş, dediği yerde arabam yok. Bir iki saatte öylesine bekledim belki gelir diye. Ne gelen vardı ne giden. Sonra gittim karakola soyulduğumu, arabamın uzun boylu, bıyıklı, esmer biri tarafından gasp edildiğini anlattım.
Polisler ifademi aldılar. Aradan iki gün geçti arabamı Sitelerde terkedilmiş olarak buldum. Emekli bir kişiyim, bütün yatırımımı ‘aha’ bu taksiye yaptım. Allah'tan her hangi bir yerinde hasar yoktu. Buna da 'şükür', dedim.
” –Eee” dedi, kızın arkadaşı:
“ –Sonra?”
“-Sonrası ne olacak, o karakol, başka karakola da.. Bildirmiş arabamın gasp edildiğini. Moral bozukluğundan işe de gidemiyorum.
Ertesi gün polisler çalıştığım durağa gelmişler beni sormuşlar. Bakmışlar ki ben yokum; bu sefer arkadaşlarımdan ev adresimi almışlar. Eve geldiler. Hadi, beni evden alıp doğru karakola götürdüler. Gaspçılıktan yakalanmış üç, beş kişiyi bana gösterip:
“ -Senin arabanı gasp eden bunlar mı dediler “ Bende:
“-Hayır, Komiserim bunların hiçbiri değil ,” dedim. İkide bir:
“-Dikkatli bak; bunlardan biri olabilir “ diyorlar, bende her defasında:
“-Bunlar değil” diyorum. Sonra beni salıveriyorlar:
“-Lazım olunca biz seni tekrar çağırırız” diyorlar. Aradan ya birkaç saat geçiyor, veya bir gün, önce taksi durağına, beni bulamayıp, sonrada eve geliyorlar. Hadiii tekrar kara-kola. Bu seferde başka karakollar çağırmaya başladı.
Hiç çalışamıyorum, hastalandım, moral sıfır! Ekip arabasıyla karakola gidip bana gene bir sürü kişi gösteriyorlar hiçbiri olmadığı için, beni salıveriyorlar. Nasıl dönersem döneyim eve. Günah olmayacağını bilsem gösterdikleri kişilerden birisine:
“ -Aha bu benim arabamı gasp eden' diyeceğim ama İnsanın vicdanı razı olmuyor.
Karakoldan yayan yapıldak eve geliyorum. Tabanlarım şişmiş. İnsanın uykusu da kaçıyor, uyu uyuyabilirsen. Bu işin gündüzü, gecesi olmuyor ki ne zaman bir gaspçı yakalansa, muhakkak karakoldayım.
Esasında polisler de bıktı bu işten ama onlarında vazifesi bu demek. Sistem böyle işliyor. Daha sonra önüme albüm koymaya başladılar:
" -Bunlardan bir tanesini söyle de kurtul" dediler. Esasında ben değil kendileri kurtulacaklardı. Gayet iyi anlıyorum ama anlamazlıktan geliyorum. Ama ben hiçbirini yapmadım. Şikayet etmek akıl karı değilmiş arkadaş. Bana arabamı sattıracaklardı.
Mesa Koru sitesine gelindiğinde yanımda oturan:
“Tamam, şoför gardaş, bayanı burada indirecez” dedi. Ben durdum, delikanlı inip kızın kapısını açtı, vedalaştılar, sonra tekrar öne; yanıma oturdu:
“Ümit köye” dedi ve sonra:
“Eee anlat, anlat hele” bende:
“Yani senin anlayacağın gaspçılar bulunamadı. Ben gene bir hayli karakol, karakol dolaştım dosya kendiliğinden kapandı da çağırılmaktan kurtuldum.”
Ümit köy'e gelmiştik:
” -Burada da ben ineyim” dedi. İndi cebinden iki milyon çıkarıp:
“ -Buyur şoför bey”
“ -Ne bu”? Dedim”
“ -Ne olacak Para görmüyon mu?”
“ -Görüyorum görmesine de taksimetrede on sekiz milyon yazıyor, on altı milyon daha vereceksin” delikanlı:
" - Onlar gaspçıydı, paranı vermemişler üstelik arabanı götürmüşler. Bizde öğrenciyiz, bizden de bu kadar. Hadi yaylan bakalım” der demez ben arabadan dışarı çıkıp:
“ -Nasıl vermezmişsin” dememe kalmadı nereden çıktıklarını bilemediğim gençler sekiz on kişi oluverdiler. Ne arada gelmişlerdi, ne zaman gelmişlerdi farkına bile varamadım. Tek kelime etmeden bindim arabaya sonra:
“ -Hadi size de öğrenci kıyağı olsun bari” dedim. Sonra bir ara ‘karakola gitsem mi ki’ diye düşündüm. Bu memlekette şoförlükte yapılmaz diye düşündüm.
Dalmışım az daha kaza yapacaktım. Arabayı satsam mı ki diye düşündüm. Hala düşünüyorum...


Ahmet Canbaba


ë

   anemon (26.11.2009 - 19:37:42)
Bu Konuya Henüz Cevap Yazılmamış (0)
 Cevap Yaz

Erguvan Ağaçları

Ney i düğü belirsiz bir zaman dilimindeyiz, yelkenlerimiz suya düşmüş bile, biz olmak duygusu her yanımızı sarmış çoktan, dünyanın ayak sesleri karıncaların ki kadar, kulaklarımız pek çok gürültüye tıkalı...

Soluklarımız tik tak seslerine karışmış, seninle olmak ayda yürümek gibi, hatta marsta; ki orada olmak nasıl bir şey daha bilmiyoruz bir düşün!

Aşk, polenlerini salmış rüzgarla, toprak yeniden kök salacak bebeklerini bekliyor, aşkın çocukları yolda...

Kendimizinkileri diğerlerinden ayrı tutuyoruz, diğerleri bizimkilere hiç benzemiyor...

Kulak memende seni arıyorum, sense daha yarı yolda yorulmuş sızıp kalmışsın, sana “kalk” demeye niyetim yok, fısıltıyla da olsa sesime yanıt veriyor kalbin, artık daha huzurla çarpıyor, yine sarıp sarmaladın ruhumu, daha fazla yokluğuna dayanamazdık.

Şimdi, seni seyrederken, ne kadar geciktiğimiz umurumda mı sanıyorsun?

Erguvan ağaçları şahidimiz, birde yetimliklerine aldırmadan geçip gittiğimiz sokak çocukları, her ikisi de orada duruyorlar, tamda yanı başımız da, ama bizim onlara aldırmaya niyetimiz yok, sayıyoruz ki hiç olmamışlar...

Ney i düğü belirsiz bu zaman diliminde çok şey düşünmek istiyorum, yalnız ikimize dair olmamalı, dünyayı kucaklamaya yeterse aşkımız, ona da varım, seni seyrederken, yetişir diye düşünmekten alamıyorum kendimi..

Yağmalanmış sokakların biçare veletleri dediğimiz, bizden olmadıkça umarsızlıkla geçip gittiğimiz dünya çocuklarını, senin sayende sevebilirim, sen çok şey olmanın o kadarda zor olmadığın kanıtladın, çok sevmekten korkmadın beni.

Elimde buruşturup attığım anılarımla kalakalmışken ve dünyaya nefret tohumları saçmışken, gözlerinde şefkati gördüm, o an utançtan ördüğüm duvarlarıma gülüp geçmedin, duvarlarıma dokunmayı seçtin, bütün vakurluğun, inancın ve İinadınla hemde...

Kapılarım kapalıydı, kimin çaldığı önemsizdi, sen çalmamayı seçtin, hesapsız, buyur edilmeyi beklemeden, sadece “işte ben geldim” diyerek daldın içeri, ben sana bakakaldım, sustum, sustukça duydum yüreğinin sesini.

Kelepçelerim vardı önüme kim gelirse kollarına takmak için, sen özgürlüğün bir nevi tutsaklığa gebe olduğuna inanıyordun, kelepçelerimi kaldırıp attın, yerine ciğerlerime çektiğim binlerce nefes aşk bıraktın, tutkuyla yüzdüğüm hayat nehrinde solungaçlarım varmışcasına daldım suların ta en dibine, orada yaşam kollarını açıp beni buyur etti içeri, hiç korkmadan yüzdüm balıklarla, yengeçlerle ve denizatlarıyla...

Su olmak nasıl bir şeymiş anladım.

Zihnimin satır aralarında neyi aradığımı söyledin, tuttuğun gibi yakamdan fırlatıp attın keşkelerimi, “işte buradayım” dediğinde baktığım o bir çift göz, yaratılışın gizemini sundu, bu ihtişam önünde boyun eğdim, seni sevmeyi seçmek gereksizdi, hayatı sevmeyi seçmekti elimden gelen....

Sen, ruhlarımızın örtüştüğü ve tenlerimizin birbirine “merhaba” dediği o gecede, kulağıma fısıldadın adımı, adım bir ninniydi ve sen bendin sulara vurmuşken bakmaya doyamadığım aksin!


Talan Ayşe Kanca


ë HÜMANİST

[1] 2 3 4 6 7 10 11 13 16 19 21 22 25 28 31 34 37 40 43 46 48 İleri »
.: Haftanın Şairi :.

İbrahim COŞAR
Üye Adı  : 
Parola  : 
 n  Kitap Kulübü
 n  Dipsiz Kuyu
 n  Şiir Forum
 n  Cümbüş Sokak
 n  Edebik Kalemleri
 n  Etkinlikler
 n  Sinema Forum
 n  Söylev Salonu
 n  Akıl Oyunları
 n  Büyük Sözler
 n  Fıkralar
 n  Sözlük
 n  Ziyaretçi Defteri
 n  Edebik Konukları
 n  Ne Nedir?
 n  Tartışma
 n  Linkler
 n  Edebiyat Ödülleri
 
.: Rastgele Ne Nedir? :.
NEVRES PAŞA
Rastgele Şiir
.: Rastgele Biyografi :.
Bernard LEWİS
AnaSayfa | Edebik Şairleri | Yazarlar | Kitaplar | Kitap Türleri | Kütüphanem | Ne Nedir? | Tartışma | Forum | Yayınevleri | Haberler | Kültürel Alş. | İletişim
Edebik.Com da yeralan bilgilerin her hakkı,aksi belirtilmediği sürece edebik.com a aittir. Edebik.Com bir kültür-düşün sitesidir. Kuruluş amacı kültürel alış-veriştir. Kâr amacı gütmemektedir. Sitemizde yeralan tüm bilgi, içerik yalnızca kültürel alış-veriş amacıyla yayınlanmaktadır. Sitemizde bilgi niteliğindeki her türlü içerik kaynak gösterilmek kaydı ile izne gerek duyulmadan yayınlanabilir.